Kategori / Sert Kahve | Edebiyat
ÖNCE BUNU AÇ |Dinlemeye korktuğum şarkılar var. Hayatımın çalma listesinde ilk 10’a girecek kadar taptığım, ama asla yolda yürürken, kahve içerken, bu dünyanın sıradan bir anında dinleyemeyecek kadar korktuğum, endişelendiğim şarkılar… The Fountain filminin soundtrack albümü baştan sona bu şarkılardan birkaçını taşıyor. Sadece müzikleri değil, The Fountain de beni korkutuyor. Aynı filmi birkaç kez izleme isteği, saplantılı insanların bir...
Önceleri karşıma çıkan tüm insanların acısını paylaşmaya çalışıyordum. Sanki onlara olanların bir sorumlusu da benmişim veya onların acısını dindirecek olan tek benmişim gibi hissediyordum. Oysa bu dünyada en iyisinden en kötüsüne, herkesin bir acısı vardı; hatta dünya, üzerindeki yaldızı kazıdığınızda baştan aşağı, beşikten mezara dek acıydı. Yapabileceğim bir şey olmadığını fark edip rahatlamam gereken o...
Şimdi şimdi anlıyorum ki aramızdaki her şey, daha biz yaşamadan olmuştu. Birbirimizden önce yazdıklarımız, kurguladıklarımız, tasarladıklarımız; zamanı gelince ikimizin yaşayacağı şeyleri zaten anlatmıştı. Tanrı’dan bir ilham, bir lütuf ve küçük bir kıyaktı bu. Yazılarını yaşadıktan sonra yazan bünyeme, hep ağız yoluyla aldığı ilacı anal yoldan almış etkisi yarattın sen. Geçeceğini biliyorum; kalacak olanlardan korkuyorum. Tanpınar...
“Geçmiş sessiz yıkılır” yazmıştım kimsenin okumadığı romanımın girişinde. Ne zaman o yıkıldığını sandığım geçmişten biraz uzaklaşsam, bugünümü azıcık sevmeye başlasam, yastığımın altında gizlendiği yerden çıkıp geliyor geçmişim. Haksızlığa uğramak büyük lütuftur, elinde olmadan kaybettiğin şeyler, daha büyük getiriler için sus payı olur karşındakine. Sana söyleyecek sözü olmaz kimsenin, kuzu gibiyken kurda dönüşürsün gitgide. Haksızlığa uğramak...
iyi bir cerrahın birkaç eti yarması gerektiği gibi, cümle mühendisliği için kelime öldürmüşlüğüm çoktur. bir kesikle bitecek bir ömrün sonu gelmesin diye hayatta kalmayı sürdürmek için çırpınarak, belki de renklensin diye tonlardan yoksun bu gökkuşağı, en gerekli cümlelerim hep baş aşağı. ama hep baş aşağı. hayatta kalma güdüsü ile anlaşılma çabası arasında damarlar çizerken, bir şeylerin...
Tuğba Onu dinlerken gözlerimi kaçırmıyordum. Bir tek onu dinlerken… Ama onu anlamıyordum da. Çözmeye çalıştığı şeylerin beni ne kadar ilgilendirmediğini benim kadar o da düşünüyor muydu? Bu hayatın ötesini kafasına bu kadar takarken bu dünyada kaçırdığı şeylerin ve kırdığı kalplerin ne kadar farkındaydı? İkimiz de bilmiyorduk. İki kere iki dört: Gördüklerinden sorumlu, görmediklerinden muafsındır. Öyle...
Ben bu gürültülerin, düzenli ve düzensiz ritimlerin altındaki ağlatan etkiyi hissettiğimden beri içimde kürtajın yasaklandığı ülkedeki rahimlere yanlışlıkla yerleştirilmiş bebekler gibi büyüyen bir tedirginlik var. Yalnızlığı anlatan her şeyde olduğu gibi kimseye hitap etmiyor yazdıklarım, yalnızlıklı yazılar birine hitap ettiği an yalnızlığı incitmiş oluruz, bilmiyorlar. Yalnızlıktan şikayet edenlerle yolumu ayırdım, üzerinden beş kış geçti, altıncısına...
Biraz nefes alabilseydim aranızda, her şey çok farklı olabilirdi. İnsan derisine hassas bu burun, kendi derimden bile rahatsızken çoğu zaman, nasıl girip gezerdim aranızda? Kalabalıklarınızda, topluluklarınızda, toplantılarınızda? Hem ait, hem sahip nasıl olabilirdim? Nasıl içim gidiyor bilseniz, nasıl içim akıyor kendimi birileriyle bir arada hissedebilmek için. Saf dışı bırakıldığım her yere, asla atılmayacak ciğeri kasap...
Biz bu toprakları, Ankara’yı, Yozgat’ı, tüm Anadolu’yu çoğu zaman bilmediğimiz şeyler için severiz. İktidarlar, hükümetler, politikacılar toprağımızdan nefret eder hale gelmemiz için ellerinden geleni yaparlar. Bazen ederiz de… Ama sonra bir şey olur; bir şey görür,okur, duyar ya da dinleriz. Bazen bir rakı masasında, bazen bir uzun yolculukta veya radyoda… Bilmediğimiz bir şey bize bu toprakları...
Hikayesi olmayan uykusuzluk, hikayesi olana göre anlamsızdır. Çocukken, günlerimin yatağa girmemle bitmediği çok gecem oldu. Uykumun gelmediği çoğu gece yarısı, cızırdayan radyo eşliğinde odamın geniş camlarına vuran yağmurları izlediğim, uykusuzluğuma değil can sıkıntıma yenildiğim için yavaş yavaş uyuduğum zamanlar. Can sıkıntısının getirdiği alışkanlıklar tutkuya döndüğünde gerçek uykusuzluklar sizi bulmaya başlar. Beni bulduğu zamanlardan hatırladığım sabah...
(4k-Dergi ‘nin İlk Sayısının Giriş Yazısıdır) Bazı geceler beyazlayan saçlarım var, bazı geceler kararan bakışlarım. Biliyor musun, bazen yazmak da yetersizdi, kelimelerle çizilmiş resimler arzuladım. Ama düğmeleri açık kalmıştı ünlem işaretlerinin, sonra infilak etti noktalarım. Şimdi yine yazıyorum ama nihayeti yok ki hitaplarımın. Harflere anlamlar vermek isterken tüm anlamlar aradaki...
Bitmeyecek bir şeye başlamak yalnızca kelimelerin gücüyle mümkün. Hep bittiği yerde bırakıp, yeniden başlayacak olana kadar yaklaşmamak… Bu şiir de öyle; akla gelir, yazılır, sonuna eklenir… Hep sıfırdan başlanır sanılır… ** bilirsin, her şeyin üst üste gelmesi mekanizması gereğidir evrenin. çünkü en serserilerimiz önce adam olur, en anarşistlerimiz önce evlenir ve önce düşer en...
15
49.0138
8.38624
arrow
0
bullet
0
4000
1
0
horizontal
https://kalemkahveklavye.com
300
4000
1