theme-sticky-logo-alt
img-alt
img-alt
img-alt
img-alt

Simetri · Koray Sarıdoğan

17 Aralık 2012

Tuğba

Onu dinlerken gözlerimi kaçırmıyordum. Bir tek onu dinlerken… Ama onu anlamıyordum da. Çözmeye çalıştığı şeylerin beni ne kadar ilgilendirmediğini benim kadar o da düşünüyor muydu? Bu hayatın ötesini kafasına bu kadar takarken bu dünyada kaçırdığı şeylerin ve kırdığı kalplerin ne kadar farkındaydı? İkimiz de bilmiyorduk. İki kere iki dört: Gördüklerinden sorumlu, görmediklerinden muafsındır. Öyle midir?

Neden görmediğimiz şeylerin üzerimizde bu kadar etkili olduğunu düşünüyorsun Adem? Neden evlenmekten, çocuk sahibi olmaktan, yükseklerdeki hayal dünyandan inip aza karar bir hayat sürmekten bu kadar kaçıyorsun? Dindar veya materyalist bir ailen olmadı, çok sevdiğin birileri ölmedi, çok âşık olup sürünmedin. Senin bu varoluş saplantın nerede başladı Adem? Tüm bunlar kuramadığım cümlelerdi. O, karşımda bizi ayıran şeylerden bahsederken gök yarılıyor, evrenin orasına burasına gizlenmiş sayısız güneş tepemden teğet geçiyor, sular yükselip kumları, yolları aşıyor, bir tren aynı tünele sayısız kez girip çıkıyor, dünya Kuzey’den Güney’e doğru yuvarlanıyordu. Onu alelade soru işaretleri, asgari çaba ve azami anlaşılmazlık içerisinde dinlerken sükûnetimi bozmuyor ama içimdeki kıyametin, tüm tarihin beklediği kıyamet olduğundan şüphe ediyordum.

Aşk mı? Değil. Alışkanlık? Yetmez ama evet. Saplantı? Hayır, ama hiç de değil. İhtiyaç? İstemez ama yan cep… Bazen onun sorularını dikkate alıp kendimi sorguluyorum. Neden kariyer? Neden evlilik ve çocuk? Neden azıcık aş, ağrısız baş? Buradan sonrasının olup olmama ihtimalini neden bu kadar az düşünüyorum? Çok sevabım var sayılmaz ama günahkâr da değilim. Başıma kötü şeyler gelmedi bu dünyada pek. Dost kazığını, sevgili ihanetini bilmem, yokluk denen şeyi madden de manen de yaşamadım. Bu gidişatın öldükten sonra da değişeceğini sanmıyorum. Ciddiye alır gibi yaşayıp aslında alamama gibi bir huyum var. Belki de bir canlı türü olarak tüm insanlığın ortak huyu. Ben sadece dile getirebiliyorum.

Adem konuşmaya devam ediyor. Bu iş yürümeyecek, biliyorum. Anlattıklarının yarısı, değil diğer kulağımdan çıkmak, oraya varmıyor bile. O konuşurken ben nemli dudaklarını, kafama yatan vücut ölçülerini ve nasıl başardığını bilmesem de verdiği güveni düşünüyorum. Bana yeten ve artanlar bunlar. Başkasını düşünmeye gerek kalmadan devam etmemi sağlayacak şeyler . Ortalama bir ekonomik gelir ve birkaç arkadaş ile ailem de varsa kafi.

Önceleri onunla yatmıyor oluşuma kafasını taktı sanmıştım. Tipik erkek tavrıdır dedim geçtim. Ama sorun o da değilmiş. Aynı müzikleri dinleyip aynı filmleri seviyorken, daha da önemlisi, uzun zamanlar geçirip kolay kolay kavga etmiyorken “ayrı dünyaların insanıyız” meselesine de kanıt bulamıyorum. Öyleyse? Ben kaplumbağa hızıyla iç sesimi konuştururken, Adem ışık hızıyla düşünüp son cümlesine geliyor.

“Hem zaten…”

Adem diye biri yok.

Adem

Hayat bir yatay düzlem, zaman bir kırılmaydı. Kırılma yaşandıktan sonra, geriye kalan her şey netliğini yitirirdi. Var olmak için var olmadık, yok olmak için yok olmayacağız. Bu iki cümleyi formüle edersek meselenin içinden çıkmak zor değil. Zaten amaç, içine girmek… Bu dünyada da böyle; hayatların, beyinlerin, kadınların, erkeklerin ve olayların içine girmek için yapıyoruz her şeyi. Sonra her şey karın tokluğunda yapılan alışveriş kadar hevessizleşiyor.
Bir canlı türü olarak insanın hastalığıdır, ben sadece dile getirecek kadar farkındayım. İnsan bir amacın varlığı değil, hevesin canlısıdır. Bizi net bir şekilde ayıran şeylerin, aslında net şeyler olmadığını anlatıyorum Tuğba’ya. Soru işaretlerimi görebiliyor, ama sadece noktalarını yakalayabiliyor. Fazlasını beklemiyorum, hiç beklemedim zaten. Kimseden ve Tuğba’dan.
Yeni tanıştığımız zamanlar, insanlarla göz teması kurması gerektiğini anlattım ona. Sadece bana karşı başarılı oldu. Bazen içime içime bakıyor, göremiyor. Zaten bu dünyada gördüklerim beni ilgilendirmiyor. Dindar değilim, materyalist de. Görebildikleri tarafından tatmin edilememiş bir adamım, o kadar. Olan bitenin bu dünyadan fazla şeyler olduğuna inanıyorum. Çocuk, eş ve iş sahibi olmak insani şeyler ama insan bazen çok insani bir şey olamayabiliyor. Benim gibi…
O beni sakince dinlerken iki bilinmezden bahsediyordum ona.  Varoluş ve yok oluş. İki bilinmezin arasına ne bir “eşittir” koyabiliyoruz ne de “denktir”; biz insanlar, elimizdeki en büyük iki ipucuyla ne bir eşitlik ne bir denklik kurabiliyoruz. Bilimden ve icatlardan aldığımız küstahlık yetmiyor bilinmezlik karşısındaki alçaklığımıza… Ama Tuğba bunu anlamıyor. Gerçi ben de bilmiyorum ne istediğimi. Anla bunu Tuğba, bana çocuklar, mutluluklar, sıcak yemekler değil, Cennet’teki adaşının dallarından meyveler ver. Köklerin Cennet’te olmasa da olur, bahsedilen yaratıcı olmasa da olur, sen bana bir meyve ver. İyiliğin şekeriyle bezeyip kötülüğün ateşinde karamelize edebilirsin, bana uyar. Ben dinlerin, inançların, ibadetlerin peşinde değilim, bana her şey uyar. Ama yalvarırım bana çocuk verme, ev ve yemek verme, vücudunu verme Tuğba, bana bu dünyanın ötesinde şeyler ver. Görünenin üstünde bir şeyler… Anlatıyorum ona, sanki öyle değil gibi tavırları ama dinliyor basbayağı. Gözbebekleri “Seni Dinliyorum” filmi gibi ama gözlerinin arkasındaki organ “Tanrılar Çıldırmış Olmalı” şaşkınlığında.
Seni seviyorum Tuğba, kaplumbağanın kabuğunu sevdiği gibi, Einstein’ın ışığa aşkı gibi, “Beni gör” diyen yıldızın teleskopa el sallaması gibi. Ama senin kadrajın sadece bu dünyaya dair şeyleri görüyor.
Tüm bunlar bitecek Tuğba. Evrenin özündeki aşk biz değiliz sevgilim. Hem zaten… Benim adım Adem, anlamı yokluk. Yasak meyvedeki diş izlerinin sahibi… Adem demek yok demek. Ben yokum. Senin adın Tuğba, gölgesinden çıkmak için yıllarca yürümek gereken, dallarından yasaklanmamış meyveler sunan.  Aynı yerden gelmiş olabiliriz, tekrar buluşmuş olabiliriz ama etrafına bir bak Tuğba, herkes kafatasında bir evren taşıyor paralel olmayan.
Tuğba diye biri yok.
1987, Ankara. Türk Dili ve Edebiyatı lisansı, Yeni Türk Edebiyatı yüksek lisansı... KalemKahveKlavye'nin kurucusu. Evli ve iki kedi babası...Bazı kitaplar yazdı: Kadran Kadraj (2015), Kaosun Kalbi (2020), Yeraltı Kütüphanesi (2020), Gecenin Kıyısından Gelen Suratsız ve Yaşlı Kuzgun: Edgar Allan Poe (2020)
Yorum 1
  • 9 Nisan 2013 22:02
    Adsız

    Fazla iyiydi bu!

Cevapla

15 49.0138 8.38624 arrow 0 bullet 0 4000 1 0 horizontal https://kalemkahveklavye.com 300 4000 1