Fanzin aleminde son dönemlerin en orijinal işlerinden Arabesk Fanzin’in arkasındaki
Reyhan Polat ve
Vardal Caniş Su ile gerçekleştirdiğimiz röportaj.
Nicelik/nitelik eğrisi tartışılır olsa da son dönemde yayımlanan kültür, sanat, edebiyat gibi alanlardaki dergi artışına karşılık işin el yapımı ve nispeten
underground tarafı olan fanzinleri de unutmamak gerek. Bunu KalemKahveKlavye’de de, şahsi söylemlerimle de sık sık dile getiriyorum.
Her ne kadar klasmanı “
fanzin” olsa da bana kalırsa tüm basılı yayımlanan mecralar içerisinde son dönemdeki en orijinal, doğal ve kasmadan, saf emekle üretilmiş işlerden birisi olan Arabesk Fanzin, ilk sayıdan beri uzaktan uzağa sempati duyduğum bir oluşumdu.
Sayılarının (maalesef hepsi değil ama) birçoğunu edindiğim, ufacık ve birkaç sayfalık Arabesk Fanzin, el kadar kağıdın nasıl nitelikli bir şekilde doldurulabileceğinin en iyi örneklerinden. Adı “arabesk” diye arabesk davranmaya çalışmayan, bir anlamda “leş arabesk” hatta “özenti underground” tavırdan çok uzak olan fanzinde tamamı özgün ve el yapımı çizimler, metinler ve her sayıda kısıtlı adette de olsa konuk yazarlar yer alıyor. Bunun ötesinde arabesk camiasından mini söyleşiler, rakının yanına meze tarifleri, kuşçuluğun püf noktaları, İstanbul’un eski ünlü/çocuk kabadayıları gibi köşeler de mevcut. Burada en saygıdeğer yön ise, sözgelimi, kabadayılar bölümünde faydalandıkları Reşat Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi’ne her sayıda kaynak göstererek atıfta bulunmaları.
Mümkün mertebe her sayıda şeker olsun, el yapımı bileklik olsun, hediyeler de veren ve altı üstü 1 TL olan fanzini okumanızla ilgili tehlikeli ısrarımı herhalde belirtmeme gerek yok şu noktada.
Arabesk Fanzin’in arkasındaki kadınlar da işbu röportajın konuğu. Sevgili Reyhan’a ve Caniş’e ciğerden teşekkürler ve sevgiler…
“Arabesk dediğimiz şeyde arkadaşlarını çatıya çağırıp onlara patlıcan közleyen adam güzelliği var”
Öncelikle bu soruları cevaplarken Tülay Özer dinlerseniz bilhassa mesud olurum 🙂 Mümkün mertebe, işi yapan kişileri değil, işi ön plana çıkardığınızı seziyorum. Lakin yine de kısa kısa kimdir Arabesk Fanzin’in arkasındaki kadınlar? Reyhan: Sanatın çizim tarafıyla ilgileniyoruz, aynı okuldanız. Tesadüf eseri bir tanışıklığımız var, gel zaman git zaman “neden fanzin çıkarmıyoruz” dedik. Birlikte bir şey yapmalıydık, çünkü birbirini nadiren gören, ama birbirine hep uğurlu gelen bir arkadaşlığımız vardı. Bunu hep garipsemişizdir, hala garipseriz. Rıhtımda birbirimize bakıp bakıp “hadi çıkaralım” dedik bir yıl boyunca. Onun bir de 1 yıl öncesi daha var tabii. Aslında hakkımızda bilinmesini istediğimiz şey sizin de sezinlediğiniz gibi bu kadar. Biz fanzinimizi adsız, kimliksiz çıkarmadık çünkü. Kişilerin isimleri, bir fanzin için bilinmesi gereken her şeyin cevabı zaten. Daha fazlası öne çıkmaya çalışmak olur diye düşünüyoruz.
Caniş: Merhabalar size de. Ben Adapazarlıyım. Adapazarlıların üçü beşi bir araya gelir, birbirine küser efendim. Bizim Reyhan’la tanışmamız böyle bir sebepten, buruk acı (buruk gülüş)… Samimi olmamız da ynı burulmaya dayanıyor. Reyhan’ın da anlattığı gibi okuldaşız. Bende böyle bir anı bırakma merakı hep vardı. 9 yaşımdan beri günlük de tutarım zaten. Bir gün Yağız diye bir arkadaşım kendi çıkardığı GötCebi adındaki fanzini için benden de kapak yapmamı istedi. 5 yıl önce heveslenip yapamamıştık arkadaşlarla. Yağız’dan gaz alıp “Hadi kız, yapar mıyız yaparız” derken yaptık, oldu. Reyhan iyi bir insandır. Kendi adıma konuşmam gerekirse ben de iyi olmaya çalışıyorum her anlamda.
Az çok biliyorum ama yayıncılık ve sanat alanlarında Arabesk Fanzin’in hazırlayıcılarını başka hangi işlerde görebiliriz?
Caniş: Resim okuyorum Mimar Sinan’da. Artık bitirmeye çalışıyorum gibi oldu açıkcası. Anlayacağınız resim yapıyorum, hayvan hikâyeleri yazıp çiziyorum, saat tamiriyle uğraşıyorum ama daha bebeğim; basit, zemberekli saatleri yapıp bozuyorum. Güneş saati yapmaya çalışıyorum. Annem babam işçi memur, ben niye böyle para etmeyen işlerle uğraşıyorum, inanın bilmiyorum. Bir de en son MetÜst ile YumuşahG dergisinin yayın ve yapımında bir emek sarfediyoruz yine Reyhan’la birlikte. Dergide “Caniş’in Yeri”ni çiziyorum. İsmi ben koydum, baya komiğime gidiyor. (Gülüşmeler)
Konuk yazar alıyorsunuz lakin “kadro” genişletme durumunuz yok sanırım?
Reyhan: Evet, bu genelde şiir oluyor. Pek nadiri yazı şeklinde. Madem adı Arabesk, steril olmasın, hayatlara bir şekilde değsin istiyoruz. En başından beri en arzuladığımız şey platonik veya imkansız aşkların anlatıldığı mahlaslı yazılardı; dalga geçilmesine bile tavdık hatta, ama okuyucular tercihlerini genelde şiirden yana kullandılar. Bunu biraz kendileri belirlediler kısacası. Biz de “Şiir değil de aşk hikâyeleriniz yok mu?” demedik. O sayfa onların verdiği yönde kalsın istedik. Kadro genişletme konusuna gelirsek, başlangıcından beri düşünmüyoruz, çünkü “arabesk” öyle bir alan ki, her an çok uçlaşabilir. Bize göre arabesk Orhan Gencebaylardan ibaret değil. İkimizde de arabeskin açılımı konusunda anlam ve çember aynı, bunu başkalarında nereye kadar yakalarız bilmediğimizden çizgisi kaybolsun istemiyoruz.
Caniş: Ben bundan 5 sene önce kalabalık bir arkadaş grubu ile MEH adında bir fanzin çıkarmya çalıştım. O da çok acayip hoş bi’ içerikti ama “Çok kadın hiç kadındır” hesabı, doğmadan öldü. Kalabalığı idare etmek zor oluyor. Ama bir yayında okur mektubu kadar naif bi’ şey de yok galiba. O yüzden Gönül Dostu köşemiz en temiz duyguların köşesi olarak baki kalacak.
Mini mini bir fanzin fakat kaliteli ve en önemlisi “özgün” içerikle dolu. Hem emek verilmiş, hem de adını/temasını taşıyabilecek tatta ana başlıklar konulmuş. Çok bayat olmasın ama bir fanzin çıkarmayı planlarken konsepti neden arabesk üzerine koymayı düşündünüz?
Reyhan: Teşekkür ederiz. 🙂 Biz Güzel Sanatlar öğrencisiyiz, ruhlarımıza hep estetik ve felsefe kaygısı taşıyan işlerin özgünlüğü işlendi ki bunu asla inkâr edemeyiz. Ama bu, güzelliği tartışılamayacak felsefeler, bazen biraz fazla özgündür. Lakin orada bir şey var, insanlar aslını astarını yaşayarak hakkında en sert kuralları yazıyor, ahkam kesmenin ukalalık değil yaşanmışlık olduğu gerçeğini yüzlerimize çarpıyor, hayata yürekleriyle dokunuyor, çabalamadan dünyanın belki de en evrensel şeyi haline geliyor.
Anlaşılması basit, derinine inmek, yaşam felsefesi edinmek zor. Bize göre böyle kültürler çok az. Arabesk dediğimiz şeyde arkadaşlarını çatıya çağırıp onlara patlıcan közleyen adam güzelliği var ve bu adam bunu harika tabaklarda sunma kaygısı gütmez. Bu bizce çok önemli bir detay. Ve her kim dünyanın en havalı mottosunu benimseyip en havalı müziğini de yapıyor olsa, o rakı masasına oturduğunda söylediği, dinlediği, “efkarlanma zorunluluğunu” hissettiği her şeyin teması arabesktir. Arabesk yüreğin kendisidir, inkar edilemeyen bir dünyadır ve hepimizde yarattığı duygular aynıdır. Bu yüzden -yanlış anlaşılmak istemeden- şunu söyleyebiliriz, sevdiğimiz şairlerin dizelerini paylaşmak yerine, başının üstünde hiçbir zaman çatı olmayan adamların hayatlarını paylaşmayı yeğledik. Bu da mesela çok arabesk bir cümle değil mi?
Caniş: Yanıt benim için çok basit: arabeski seviyorum. Yanlış anlaşılmasın, komik ya da ilginç bulmuyorum, seviyorum. Adapazarlıyım, annem bizi Ruhi Su, Ahmet Kaya, Muazzez Ersoy Nostalji 1-2-3-4-5-6-…-15 ve özellikle İbrahim Tatlıses kasetleri ile büyüttü. Babaannem ninni diye “İlman Kızı” türküsünü söylerdi. İnsanın içine işliyor demek ki. Ben önce EMINEM ile rapçi , DarkThrone ile metalci, Coco Rosie ile indici oldum. Ama alt metnim hep Türk Sanat Müziği, arabesk, fantezi ve özgün müzik olarak kaldı. İlkokulda 2. sınıfta, en yakın arkadaşım Şule ile küstüğüm yaz “Unutulmuş birer birer/ Eski dostlar eski dostlar” şarkısını dinleyip ağlar, Şule’ye telefon açıp sesini dinlerdim. Yani mutluluk gibi arabesk de içimizde.
Birkaç yıl önceki bir magazin polemiğinden hareketle söylüyorum, mazur görün: Arabesk içerikli bir ürün hazırlıyorsunuz fakat “arabesk yavşaklığı” yapmıyorsunuz. Yani fanzin çıkarıp da “Altı üstü fanzin, underground bir iş canım” yanılgısına düşenler gibi gelişigüzel bir iş yapmak yerine araştırıyorsunuz, inceliyorsunuz, dahası memleketteki saf ve kaliteli arabesk kültürüne de aşinasınız. Bu birikim özel bir çabanın mı ürünü yoksa gerçekten bu kültürün içinde büyümek gibi bir durum mu söz konusu.

Reyhan: Arabesk yapmak bu noktada hem çok kolay, hem de çok zor. Belki arada çok ince bir çizgi var, hatta kimine göre yok ama kamyon arkası sözler yerine delikanlı sözleri paylaşmayı seçtik her sayımızın arka sayfasında mesela. Çünkü arabesk kendi içinde birçok renge ayrılıyor. Her şey gibi. Şekillenen, değişiklikleri olan hatta kendi içinde zararsız devrimler yaratan bir kültür. Bunu öyle bir yansıtmalıydık ki ne “entel arabeski” olmalıydı ne de insanları rahatsız edici bir tavır takınmalıydı. En nihayetinde kendini jiletleyen adam da arabesktir, güvercinini kedi öldürdü diye oturup ağlayan adam da arabesktir, birasının üstündeki kağıdı soyan adam da arabesktir. Caniş’le çok sevdiğimiz Reşad Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi’nden derleyip yazdığımız çocuk çeteleri de arabesktir. Bu biraz da o şeyi nasıl görmek istediğinizle alakalıdır. Yani şunu demek istiyorum kendi adıma, bir şeyi sevmek isterseniz seversiniz, bir şey size bayağı geliyorsa da bununla alakalı nedenler ararsınız. Arabesk bu noktada çok hassas bir yerdedir; biz seven tarafız, bu yüzden bunu “arabesk yavşaklığı” yapmamaya çalışarak dile getirmeye çalışıyoruz. Çünkü fanzinimizi okuyan arabeski sevecek, onu kitch olarak görmeyecek gibi amaçlarımız yok. Arabeskin insanın gerçekten damarlarında küçücük de olsa olması şartı olduğunu biliyoruz çünkü, bu sonradan enjekte edilebilecek bir şey değil.
Kültürü konusuna gelirsek; kendi adıma özel bir çabam var, arabeskin içinde büyümedim tamamiyle, ama uzak da değildim. Kuzenlerimden, yani abilerimden bazıları böyledir, kuşçuluğu onlardan öğrendim, öğreniyorum. Sokak raconlarına uyan çevreleri var, çocukluğumdan beri onlara gittiğimde hep bu hayatı yaşadım, ergen delikanlılıklarında duvara aşklarını yazan adamlardı bunlar, mahallenin nabzını tutan, çete gibi takılmanın haklı gururunu yaşayan çok tatlı adamlardı, hâlâ öyleler. Düşünsenize, bir mahalle var, çocukluk aşkı var, o aşkın başkasıyla evlenmesi var, ardından açılan “Her Şey Gönlünce Olsun” adlı bir Müslüm Baba şarkısı var. Küçücük mahallede koca bir dünya var ve bunların hiçbiri klişe değil. Gördüm. Hali hazırda yaşanıyor, bir miras gibi kederle babadan oğla aktarılıyor bu hayatlar. İnsan hayatının bazı evrelerini çocukluğunda gördüğü şeylere göre şekillendirir ya hani, benim bu tarafa kaymam da onlardan hep çok etkilenmemle alakalıydı mesela.
Caniş: Az önce bahsettiğim gibi içinde büyümenin etkisi büyük. Hem de sanıldığı gibi çok büyük bir uğraştan ziyade biraz özenmekle alakalı. Ben Nurella’yı izliyorum, arkada Biricik’ten Gurbet Kuşları çalıyor, kulak kesiliyorum kim bu diye. Sonra hooop Google, sonra da Biricik röportajı. Arabesk derken, arabesk duygu yakalamaya çalışmamız da bence buna yardımcı oldu. Nedir arabesk? Orhan Gencebay dinlemek değil, onu dinlerken yemek yapmak temizlik yapmaktır bizce. Bu yüzden yemek tarifi veriyoruz. Bayram namazına gitmektir, bu yüzden Şeker Bayramı’nda fanzinimizden şeker çıkıyor. Mezar taşına yazılan yazılardır, bu yüzden cellat mezarları. Bu da mı gol değildir, o yüzden Sadri Alışık.
“Zamanın ruhundan da, acıdan da kaçılmıyor.”
Yeri gelmişken; memlekette bir yandan dışlanan, bir yandan 12 Eylül’ün getirdiği bir tür olduğu gerekçesiyle eleştirilen, ama daha ağır basan bir yandan da bu toprağın olmazsa olmazı olduğu söylenen arabesk türünün mevcut durumunu nasıl yorumlarsınız? Altın çağ bitti mi yoksa halen saf arabesk var mı sizce?
Reyhan: Ben Arabesk’in reddedilmesini reddeden biriyim. Şaka bir yana, sevmesek de onun varlığını reddedemeyiz. Sıkıcı cevaplar vermek istemem, ama arabeskin doğmasının, bizim toplumumuzda göçlerden, yoksulluktan, uzak diyarlarda çalışma zorunluluğundan kaynaklı sosyolojik bir sürü nedeni var. Sevilmeyebilir, hor görülebilir, ama asla reddedilemez bir gerçektir. Mesela, Halil Sezai’nin İsyan’ındaki arabesk tavrı görmeyen yoktur muhakkak. Bağıra bağıra söyler, nettir, dolaylı hiçbir şey yoktur ve direk acının kalpten atılmasına yöneliktir. Arabesk kültür öyle alt kültür, öyle bayağılık olarak benimsenmiş ki bazı kesimlerce, “Arabesk olsun ama entel olsun da gocunmadan dinleyelim” diyen herkes bu şarkıyı çok sevdi. Biz de çok sevdik yanlış anlaşılmasın; demek istediğim, içimizdeki arabesk kırıntısını bu şarkıyla terbiye ettik. Bunun gibi örnekler çok fazla, en belirgini olduğu için bunu örnek verdim. Acını çekersin, ama sonunda hep “Seni sevmediğim yalan ulan” demek istersin. Çünkü arabesk gönlün bağırması, duygusal boşalmasıdır. Rahatlamadır. Elini cama vurup rahatlamakla aynı rahatlığı verir. Denedik, yüzde yüz çalışıyor. 🙂
Şu anki devrine gelirsek, altın çağını yaşatan pavyonların ve bilumum mekanların altın çağını yaşadığı kadar yaşıyor işte. Biz de yavaş yavaş öğrenmeye devam ediyoruz, böyle ahkam kesmek gibi olmasın çünkü çok başındayız. Ama cover’larla süregeliyor arabesk, elektro gitarla da çalınsa yaşıyor ki bu bizim popüler müzik arasında yapabileceğimiz bir tespit. Arabesk müzik dinleyicileri hep çok tutkulu ve fazla sayıda.
Caniş: Yakınlarda konuşma fırsatı bulduğum Haluk Çobanoğlu bir röportajında “Blues şehre geliyor ve Jazz’a dönüşüyor, Halk Müziği de şehirlileşince Arabesk’e evrilmiştir” mealinde çok doğru gördüğüm bir laf söylüyor. Saf arabesk nedir, ve zamanla değişir belki. Ama acı, keder oldukça ve birileri bu acı ile iyi müzik yaptıkça kaliteli arabesk dinleriz bence. Olmadı eskileri dinleriz, Ümmü Gülsüm’ün Müslüm Gürses’in Sezen Aksu’nun suyu mu çıktı! Su akar yolunu bulur, zamanın ruhundan da, acıdan da kaçılmıyor.
Kendi “arabesk krallarınız” kimdir, en çok kimi seversiniz merak ediyorum. Bir de arabesk dışındaki favori
müzik türünüzü.
Reyhan: Ben Klasik Müzik yanlısıyım Caniş’in aksine, bi’ de kabaca ifade etmek gerekirse Rock müzik ve türevleri etrafında
dönen bir müzik eğilimim var; ama her tarzı dinlemeye gayret ederim. Bunu bazen çok sıkılarak yaptığım olur. Çünkü aksi, kutsal kitap okumadan inanmamaya benzer, eksik kalır yani. Sayacak çok isim var, sahnede olmuş ve arkada gizli birer el olmuş olan. Benim kralım kesinlikle ses olarak Müslüm Gürses, aradığım buğu en çok onda var. Çok iyi bir tiyatrocu gibi benim kalbimde o, rol yapmıyor, yaşıyor. Kraliçe ismim de Kamuran Akkor olsun.
Caniş: Kralım Orhan Gencebay, kendisini Arabesk müzisyeni olarak tanımlamaz, “Türk Müziği’nde denemeler, araştırmalar yapıyorum kendi bestelerimde” der haklı olarak, ama yani işte bi’ yerden Arabeskçi olarak kalmış adı. Ne tür yapıyorduysa artık, ben kendisini kralım olarak görüyorum. Kraliçem benim de Kamuran Akkor. Mustafa Keser, Akkor kardeşler için “Afet-i Suzan” demişti ve “Namazın kazası var, bunların yok” diye de eklemişti. Konu da nerden nereye geldi.
Fanzin formatında bir iş hazırlamak baki bir karar mı, yoksa mesela içeriği genişleterek, dağıtımı artırarak bir “dergi” haline getirme gibi planlarınız olacak mı?
Reyhan: Bu baki bir karar bizim için, birkaç teklif aldık çok güzel adamlardan. Sağ olsunlar, ama bu “acemilik”te kalması taraftarıyız. Tekliflerden birini değerlendirme niyetimiz var, fanzinin birinci yıldönümünde kitaplaştırılma projesi var. Buna sıcak baktık, 12 sayı ard arda bir kitap olarak basılacak.
Caniş: Böyle iyi ya. Fanzin formatındaki şu “azıcık aşım kaygısız başım” mantığı beni sıkıntıdan kurtarıyor. Hep alıntı yaptım, Sabiha’dan devam edeyim “Sıktıya gelemem ben Halil, öyle düşünüp bunalamam!” Her sayı Vesikalı Yarim çizerken ezberimiz de kuvvetlendi tabii.