Vızzzzzz.. “Hay annenin kolyesi kopsun!” Uyku sersemiyle sineğin annesini düşündüm: kırmızı ruj sürmüş, pembe dizlerdeki elbisesi ve kara bağrında küçük yeşil kolye… Öyle uçuşuyor havada. Gülümsedim. Sinek dudağıma kondu; nefesim her sabah ekşi kokar, bunu fark etmiş olmalı ki hemen uçtu. Vızzzzzz… Dört sabahtır bu sesle uyanıyorum. Camı açtığım halde gitmiyor. Kapıdan da gelen yok...
Üçüncü bölümünü okumak üzere olduğunuz üçlemenin ilk bölümü için TIKLAYIN. Hala tıklamadıysanız lütfen bu ayıbı bir an önce ÖRTÜNÜZ. göçebe ölüler için kendini kaybetme kılavuzu “.” Sana yeni bir isim buldum, noktalarla örülmüş bi’ duvarın ardında. Bekliyorum. Çocukken henüz kel olmadan evvel, pek tanıdık ilkokul sırasında o eski ben, taze ben, o klişe soruyla...
“Gökyüzündeki zamanı bul. Gökteki özgürlüğü yakala. Dünya durdukça gökyüzüne bak, daima yıldızlara uçabilecek kiloda olacaksın.” Gözlerimi duvarda asılı olan tabloya açtım. Tanımadığım ama huzur duyduğum bir yataktaydım. Duvarlar, çarşaf, komodin ve parkeler beyaz renkli, diğer eşyalar hardal ve yeşil tonlarıydı. Tablodaki resim tanıdık geliyordu. ‘onu ben yaptım’ dedim içimden. Eve yabancı olduğumdan tabloyu benim yapmış...
Karşı komşumun çöpe ceset taşıdığı sırada evlenme teklifi ettim. Komşuma değil, bir başkasına. Kabul etti. Ne yüzük, ne şarap ne de takım elbise. Balkon, ayaz, komşu, ceset, ve o… Bir de kulağıma ara sıra fısıldayan bir ses vardı, “Sakin ol, kendine gel, olumlu… Daha olumlu,” diyordu bir reiki uzmanının fonda Enigma eşliğinde söylediği tekerlemeler gibi....
Müslüm Çizmeci’nin kaleme aldığı bu metin, bir üçlemenin ilk parçası. Kendiyle Diyalog (En az 2 kişiliklilere özel versiyon*) göçebe ölüler için kendini tanıma kılavuzu “ifade insana ait bir karanlıktır”** Kel olmadan önce güzel çocukmuş, ben de o eski ben değilim, ara sıra arıyor bulamıyorum kendimi cesetlerde. Ölmüşüm, gömenim yok. Gün geçtikçe daha çok konuşuyorum...
Ben, son ‘gerçek’ savaşçısı. Ben, kuşku treninin kayıp yolcusu. Ben, ilk ego bükücü. Merhaba. Saçlarımın döküldüğünü söylüyorsunuz. Size bir kez olsun inanmak istiyorum. Lakin ben hiç aynada kendime bakmadım. Arkamı kolladım hep. Emin olamıyorum. Hayır efendim, paranoyaklık değil bu. Yarın ekmek için bakkala giderken, alnımın çatına kurşun yemiyeceğim ne malum? Bu sabah kuşluk vaktinde uyandım....
“Ben bu tarafa nasıl geçtim?” Sesimin çıktığından emin değildim ama adam duymuştu: “Tanrı göz kırptı ve kirpiği havalandı. Yine görüşeceğiz. Orada seni bekliyor olacağım.” Karşıdan karşıya geçerken yerin altına inen bir merdiven önümü kesti Merdivenin başında kara kedi vardı Üç adım geri gidecekken bir adam belirdi arkamda “İlerle. Yunanistan’a gidiyorsun.” Merdiven ayaklarımın önüne hızlıca yaklaştı,...
İzmir Konak Belediyesi tarafından hazırlanan 14.İzmir Öykü Günleri‘nde bu yılın teması “Gençlik ve Barış” olarak belirlendi. Bu yıl 14.kez düzenlenen İzmir Öykü Günleri, 12-14 Şubat tarihleri arasında gerçekleştirilecek. Çok sayıda yazar ve editörün konuşmacı olarak yer aldığı etkinlikte çeşitli okumalar, konserler ve törenler de yer alıyor. Bu yıl Gençlik ve Barış temasıyla gerçekleştirilen ve Onur...
Bu öykü ilk kez, KalemKahveKlavye Dergi’nin 4.sayısında yayımlanmıştır. -1- “Eşya seni hisseder; kendi türüne anlatamadığın, dile getirsen de idraklerine sokamadığın her şeyi anlar eşya. Masalar anlar onlara neler yüklediğini. Duvarlar seni izler. Seni bilmesi için sana ait olması gerekmez bu eşyaların, zaten eşyanın aidiyeti de yoktur. Kendi kendilerine yer değiştiremedikleri için her zerreleri zoraki bir...
İçim, kapısında “her canlı ölümü tadacaktır” yazan mezarlık gibiydi, Ölüler çoğalıyor ve ben canlı olarak ölümü tadıyordum… Küçükken Allah baba vardı, Kızdığında taş yapan yemeğini yediğinde seni seven. O evde de Allah baba yaşıyordu, Buz gibi duvarlarından korkmamak için dualar bilmek gerekiyordu Arapça kelimelerden boyum kadar ipler yapmak ve onları Allah’a tutturmak gerekiyordu Korkuyordum, Çünkü...
Hayır bu olamazdı. İnsanlar turnikelerden geçebilmek için kitaplarını mı basıyorlardı! Bir saniye, hayır hayır, o gördüğüm şey Anadolu motifleriyle süslenmiş ve üzerinde “Elif Şafak – Aşk” yazan bir tren miydi? Herkesin birbirine benzediği yerde, hiç kimse yok demektir – M. Foucault Sarı çizgiye bakıyordum. Çizgi denemeyecek kadar kalın, ama çizgiden başka bir şey denemeyecek kadar da belirsizdi. Sarı çizgiyi geçmek...
Sahipsiz duygular, sahipsiz köpekler gibi barınağa kapatılır. Yoğun bir savaş hâkimdir orada, hayatta kalması zordur. Aç bırakılır, dövülür ve bu şiddetin hıncını zayıf olanlardan alır diğerleri. Duygu Otel’in ismi de buradan geliyordu Yücel’e göre. Sahipsiz insanların kaldığı, köhne bir oteldi orası. Üç katlıydı, her katta dört oda vardı ve kalanların hepsi yatılıydı. Üç beş günlük...