theme-sticky-logo-alt
img-alt
img-alt
img-alt
img-alt

Albert Camus’nün Yabancı’sında Saçma Kavramı | Neşe Demirdeler – Erdem Dönmez

17 Mayıs 2013
Sakarya Üniversitesi ekolünden akademisyen dostlarımızdan Neşe Demirdeler ve Erdem Dönmez tarafından kaleme alınan Albert Camus ‘nün Yabancı eserinde “Saçma” kavramı incelemesini yayınlamamıza izin verdikleri için teşekkür ederiz.

Varoluşçuluk

Varoluşçuluk kavramı üzerine çeşitli tanımlamalar vardır ve Heidegger ya da Sartre’a göre varoluşçuluğun net bir tanımı yoktur. Bu, herhangi bir düşünce okuluna bağlı olmayan, inançlar sistemini yetersiz gören, gelenekçi felsefeyi küçümseyen düşünürlerin ortak anlayışlarını oluşturan düşünce sistemidir.

Tanımlamalardan Ritter’ınkine bakarsak:

Köklerinden kopmuş, temelini yitirmiş, geçmişe, tarihe güvenini kaybetmiş, topluma yabancılaşmış mutsuz, huzursuz, insan varlığını dile getiren bir felsefedir. Bu felsefe daha çok “toplum içinde yaşamış bireyin tehdit altında olduğu, günümüzle gelenek arasındaki bağlantının koptuğu, insanın manasız bir varlık haline geldiği, kendi kendini yitirmek tehlikesinin baş gösterdiği yerde” ortaya çıkar.
Özellikle savaş ve bunalım sonrası dönemlerde karşılaştığımız bu anlayış bazı noktalarda Albert Camus’nün varoluşçuluğu ile benzeşmekle birlikte farklılıklar da barındırmaktadır. Bu bağlamda özellikle bireycilik unsuruna dikkat etmek gerekir. Bireyin topluma uyum gösterememesi yabancılaşmayı oluşturur. Birey, teknik düzene uyum gösteremeyerek benliğini kurtarmak ister ve özüne ulaşmaya çabalar. Dolayısıyla topluma karşı bir başkaldırı söz konusu olur. Bireyin toplumdan soyutlanması ve varlığını koruması için toplumdan, kamudan, eşitlikten sıyrılması gerekir. Bireycilik ancak yalnızlık, boğuntu, kaygı ve umutsuzluk içinde belirir, korunur, derinleşir. Bu aykırılık bireyin yabancılaşmasına yol açar. Sartre, bu durumu şöyle açıklar:
(insan) giderek nedensiz, sorunsuz, anlamsız bir varlık haline geliyor. Geçmişsiz, desteksiz, yapayalnız bir varlık.” (…) “Tarih denen arabaya hayvanca koşulmuş, savaşı ve ölümü bekleyen bir varlık.
Bu durumda şu söylenebilir: Madem ki kişioğlu dünyaya atılmış, kendi başına bırakılmıştır, öyleyse yaptıklarından sorumludur. Nitekim o, kendini nasıl kurarsa öyle olacaktır. Tasarılarına, seçmelerine, eylemlerine göre varlığına bir öz kazandıracaktır. Edimleriyle kendini gerçekleştirecektir, gerçekleştirmelidir.

Saçma Kavramı, Albert Camus ve Varoluşçuluk

Camus, karamsarlığın dünyayı yöneten saçmalık içinde olduğunu söyler. Onun saçmaya bakışı, çağdaşları gibi karamsarlık, çıkmazlık ekseninde değildir. Ona göre dünya nihai bir anlamsızlık içinde değildir. Dünyanın bir anlamı vardır ve bu, insandır. Çünkü bir anlama sahip olduğunu iddia eden tek varlık insandır. Bu bakış açısı Camus’nün tanımında gördüğümüz diğer varoluşçulardan farkını gösterir. Ona göre yaşamın bir anlamı olmalıdır. Her ne kadar saçma da olsa yine insanla anlamını tamamlamalıdır. Yaşamın saçmalığı ve insanın yabancılığı öncelikle zaman kavramı altında yatar. İnsanın ölümlülüğü de hem saçmayı hem de yaşanabilirliği anlatır. Yaşam saçmadır, çünkü sonunda ölüm vardır, ne olursa son budur. Diğer taraftan yaşam anlamlıdır; sahip olduğu nihai son ona yaşama sevinci bahşetmektedir. Zaman içindeki insanın saçmaya maruz kalmaması şimdi ile mümkündür:
Eğer geçmişe bakmazsanız vicdan azabı nedir bilmezsiniz. Geleceğe bakmayınca da umudu bilemezsiniz. Bu sözcükler boş genellemelerdir. Bu nedenle Marie kendisini sevip sevmediğini sorunca, o, bunun anlamsız olduğunu söyleyecektir.
Eğer başkaları geleceği reddediyorsa, o, şimdiyi tutku ile kuşatıyordur. Hırs ve projeler bir kez bertaraf edildiğinde, şimdiki an yaşadığımız an olacaktır. “Eğer bu dünyanın tüm beklentilerini reddediyorsam bu benim şimdiki zenginliğimi gösterir. Önemli olan en iyi yaşamak değil, en yoğun yaşamaktır.
Bu bağlamda Yabancı, Sisifos Söyleni ’nde açıklanan görüşlerin imgesel bütünüdür. Sisifos Söyleni, saçma kavramının ne olduğunu tartışırken ve entelektüel incelemesini yaparken Yabancı saçmayı yaşayan insanı anlatır, saçmanın duygusudur.
Camus, her şeyin kaynağını kaygıya açıklayarak saçmayı bilinçlilik ve akılcılıkla açıklar. Ona göre saçma, insanın gerçekler karşısında başını kuma gömmesidir. Başını kuma gömme Yabancı’da da aynen geçer:
“Yüzümü kuma gömdüm, böyle güzel oluyor”
Görüldüğü gibi Yabancı’nın karakteri başını kuma gömerek bunun aslında keyif verdiğini, gerçeklerden uzaklaştığını imlemiştir. Yukarıda geçen sorgulama Camus’ye göre insana acı vermektedir. Bu yüzden Meursault, bunun güzel olduğunu söyler. Ancak Camus, insanın bilinçlilikle saçmadan kurtulması gerektiğini söyler.
Bilinçlilikle birlikte sürgün durumu başlar. Bilinçliliği yaşayan birdenbire bireyliğine çekilir, dünyaya “yabancı” kalır. Sorular sorulmaya başladığında kişi artık tek başına gideceği bir yol üzerindedir. Böylelikle Yabancı’daki Meursault, aslında saçma olmayan, bilinçlilikle hareket eden bir karakter olarak karşımıza çıkıverir. Burada saçma yoktur, bilinçlilik ve bireycilik vardır. Yoksa Meursault’un hareketleri tam bir bilinçlilik halidir.

Camus, akıl ile saçmayı açıklamda Chestov’dan faydalanır. Chestov, yoğun araştırmaları sonucunda tüm varlığın temel saçmalığını keşfeder, fakat “bu saçmadır” demek yerine “bu tanrıdır” der. Chestov’a göre us faydasızdır, fakat usun ötesinde bir şey vardır. Saçma bir zihne göre us faydasızdır ve usun ötesinde hiçbir şey yoktur. Yani us dünyayı anlamlandırmanın tek yoludur, ancak etkin değildir. Net yanıt sağlamaz. Yaşamın anlamlandırılması, insanın anlamlandırılmasından geçer. insan işlerindeki tutarlılık ve bilinçlilik hali saçmayı ortandan kaldıracaktır. Nitekim bilinçlilik, yaşamı anlamlandırma, ölüm karşısında insanın konumundan geçer. İnsanın ölüm bilinçliliğinde olmaması, oyuncu ile dekor arasındaki ayrıma benzer ve saçmayı oluşturur. Tutku ile sarılı insan ile us ike kavranamayan insan arasında paralellik yoktur. Bu ikisinin bir araya gelememesi saçmanın temelidir.

Böylelikle Camus’nün saçmadan ziyade tam bir anlamlılık ve bilinçlilik içinde olduğunu görüyoruz. Ona göre dünya usla uyumsuzdur. İnsan ise bu uyumsuzluğu bilinçlilik ve zamana uyumluluk ile çözebilir. İnsanın dünyayla uyumluluk sağlaması saçmayı ortadan kaldırır. Saçma, insanın bu usa aykırılıktan tatmin olmaması sonucu doğmuştur. Eğer insan evrenin usa aykırılığını ve anlamsızlığını kabul ediyorsak, bu durumda saçma sorunu yoktur, çünkü bir karşı karşıya bulunma sorunu yoktur, çünkü bir karşı karşıya bulunma yoktur. Saçma, yalnızca aynı fikirde olunmadığı zaman bir anlama sahiptir.

İntihar ve Saçma Düşüncesi

Ölüm nihai kaçınılmazdır, ona karşı durmak saçmadır. İntihar etmek de saçmayı kuvvetlendirir. İntihar ussal olarak yapılacak en mantıklı harekettir; çünkü yaşamın hiçbir anlamı yoktur. Ölüm muhakkak gelecektir. Mesele sadece zaman sorunudur.  Ancak saçmadır. Çünkü yaşamın yaşamın anlamsız olduğuna karar vermek ile yaşanılmaya değmez olduğuna karar vermek arasında fark vardır. Yaşam anlamsızdır, ama yaşamaya değerdir. Camus şöyle der:
Sizin kendinizin ölmenize izin vermemeniz, yaşamı seçtiğinizi gösterir ve böyle yaparak yaşamın bir değeri olduğunu ortaya koymuş olursunuz. İnsanın saçmadan kurtulmasının tek yolu yaşamın anlamsızlığının bilincinde olmasıdır. Saçma düşüncesi bizi sarsmamalıdır. İnsan bunun ön koşul olduğunu kabul ederse saçmalık duygusundan kurtulur.

Saçma ve Özgürlük

İnsan hücreye mahkum olmuştur, ancak Meursault gibi ölüm tarihi belli değildir. Camus, özgürlüğün bir aldatma olduğunu söyler; çünkü varlığı ebedileştirmekte özgür değilizdir. Biz bir şekilde özgürlüğün mahkumu olmuşuzdur. Bu da gerçekle bağdaşmaz. Gerçek özgürlük, tüm insan hırslarının budalalığını anlamamız ile ortaya çıkar. Saçma bu noktada beni aydınlatır; gelecek yoktur. Bu durumda bu benim içsel özgürlüğümün nedenidir. Camus’ye göre insan özgürdür, çünkü ölümlülük bilinci sadece insanda vardır.

Yabancı

Yabancı, saçma kavramı üzerine ancak saçmaya karşı olarak yazılmış bir klasiktir. Meursault her ne kadar saçmanın içinde yaşasa da, hareketleri hep bir bilinçlilik halindedir. O, saçmayı temsil etmez; saçmalık duygusunu yaşar.
Eserde geçen saçma durumlara şu şekilde örnek verilebilir:

Kahramanın annesinin ölümü üzerine aldığı telgrafa soğukkanlılıkla yaklaşması, annesinin cenazesinin yüzünü nedensizce görmek istememesi, annesinin yaşını bilmemesi, cenaze başında kahve ve sigara ile keyif yapması, annesinin ölmemesi durumunda gezip eğlenmeyi hayal etmesi, cenazeden hemen sonraki gün Marie ile tanışması, onunla sinemaya gitmesi, ölümün karşısında yaşamın saçmalığı (Yine bir Pazar daha toprağın altında. Anacığım şimdi toprağın altında yatıyor, ben yine işimin başına döneceğim ve sonunda her şey hemen eskisi gibi.), Raymond ile fellahın saçma nedenle kavga etmeleri, hayatın değiştirilememesi (“İnsan hayatını değiştiremez ki. Zaten  herkesin hayatı birbiri ile aynıdır. Buradaki hayatımı hiç beğenmiyor değilim.), yerde yatan cesede 4 el daha ateş etmesi, savcının annesinin ölümündeki tavrını cinayeti işlediğine dair delil göstermesi (Bütün normal insanlar aşağı yukarı sevdiklerinin ölümünü az çok istemişlerdir./ Annem ölmeseydi elbette daha iyi olurdu), cinayeti işlediğine dair pişmanlık değil sıkıntı duyması, sorgulama bitiminde kendini aileden biri gibi görmesi, gazetelerin cinayet olayına basit bir haber olarak bakması, yaz mevsimi için iş olarak görmesi, kapıcının ikram ettiği kahveyi davada delil gibi sunması, kahramanın kendisinden çok işlediği suçtan söz edilmesi, davada kendisini karıştırmadan kendisini yargılamaları, annesinin cenazesindeki tutumuna dayanarak idama mahkum edilmesi, Mearsault’un buna da alışması ve idama kalabalık insan topluluğunun gelmesini beklemesi… gibi örneklenebilir.

Mearsault’un tüm bu saçma duyguları hissetmemesi, insanın her şeye alışabilir özelliğinden kaynaklanır. Annesinin ölümüne hemen adapte olması, ihtiyar Salamano’nun köpeğini kaybetme durumunda çözüm olarak yeni köpek edinmesini tavsiye etmesi; ancak Salamano’nun alışmış olmasına hak vermesi, kendisini zamanla normal bir mahkum gibi hissetmeye başlaması (Beni kuru bir ağaç kovuğunda yaşamaya zorlasalardı da gökyüzüne bakmaktan başka işim olmasaydı, yavaş yavaş buna da alışır giderdim/ Sigara içmemeye alışmıştım, bu da ceza olmaktan çıkmıştı), en son ölüm düşüncesine de alışması, bu duruma örnek olarak verilebilir.
Mearsault, tam bir bireydir. Toplumun değer yargılarına, alışkanlıklarına kendince sebepler bulur; saçma olduklarını düşünür. Bu durum “İkisi de bir” ifadesiyle sıklıkla vurgulanır:
Bu ifadeyi Raymond’un kendisi ile arkadaş olup olmaması üzerine söyler, Raymond’un davasına tanıklık edip etmemesi üzerine söyler. Marie’nin evlenme teklifi üzerine söyler, fellaha ateş edip etmeme durumu üzerine söyler. “İkisi de” bir olmayan sadece şimdi ölmek ile 20 yıl sonra ölmek arasındaki farklılıktır.
Mearsault’ın içinde bulunduğu durum, saçma duygusu olarak algılansa da kendi içinde tutarlıdır, kendince gerekçeleri vardır ve bilinçliliğe dayanmaktadır. Onun saçma içinde kalmasının ya da görünmesinin nedeni toplumun değer yargıları ile yargılanmasıdır.
Toplum, bireyi, onun kurallarını ve bilinçliliğini önemsemeden kollektif şuur ile yargılar, gazetecilerle cinayet topluma mal olan bir olay haline gelir. Yargılama sırasında, sonuçlarına katlanacak olsa da yargılananın varlığı önemsenmez. Avukat bu rolü üstlenir. Mearsault, kendini yabancı olarak görmez ve saçmayı temsil ettiğini bilmez. Nitekim öyle de değildir; kendi içinde tutarlıdır, dayanakları vardır. O, bilinçliliğiyle tüm bunların saçma olduğunun farkında olsa da idam kararı duvar gibi gerçektir. Her ne kadar bilinçlilikte de ölüm kaçınılmaz son olsa da başkalarının buna karar vermesi saçmadır. Ölümlülük
düşüncesi zamanla alışkanlığa döner; hayatının son demlerinin farkına varmak ister, sessizliği dinler, doğanın tüm eylemlerini takip eder, böylelikle annesinin neden nişanlandığını anlar. Onun için karamsarlığın aksine mutluluk ön plandadır ve umut vardır. Son umudu idamına kendisini lanetleyen kalabalık bir insan topluluğunun gelmesidir.
Yorum 6

    Cevapla

    15 49.0138 8.38624 arrow 0 bullet 0 4000 1 0 horizontal https://kalemkahveklavye.com 300 4000 1