theme-sticky-logo-alt
Kategori / Sert Kahve | Edebiyat
Okuma öğrendiğimden beri yazıyorum. Ölüler Fatiha ‘yı yazarlar ama okunmazlar. İstanbul… Dudaklarımı ısırarak yaşlanmama şahit olan; üzerinde, kadın olarak hiç düşünemediğim Kız Kulesi ‘nin karakalemli hali İstanbul kupam. İçi tavşan kanıyla dolu. Tavşanın kanını yedi damla alkolle içiyorum. Dışı namuslu, içi beş para etmez olduğumu anlıyorum. Ayak sesleri tahtada… Kapı bir hışımla kapandı. Hayatımdan biri...
Çocukluğum, ben henüz çocukken öldü… Öldürdüler onu. Sınavlarla ve hayal bozan silahlarıyla… Bir çocuğun, çocukluğunu elinden almak istiyorsanız ona, “Olamazsın” deyin, her ne olmak istiyorsa.  Standart bir Pazar sabahına uyanmıştım. Standart bir Pazar sabahı nasıl olur diye sorarsanız: “İnsanların sevgilileri ile birlikte lunaparklara gittiği, aileleri ile beraber kahvaltı ettiği ya da kaldırımlara park edilen arabalar yüzünden...
“Ama ısrarlı bir kader, rastlatırsa seni ona… Kendini Tanrı’ya emanet et.”  Edgar Allan Poe – “Sone – Sessizlik” Burada yazanların tümü, her şeyini kaybetmiş bir adama aittir. Anlatacaklarıma inanmanız benim için bir önem arz etmemekte. Kısacası; inanmamanız, inanmanız kadar önemli. Kısanın da kısası: Hiç… Hayatımın büyük bir çoğunluğunu Bakırköy’de geçirdim. Eğer Bakırköy’de yaşıyorsanız, herhangi birisinizdir....
Güzelliğimi sattım ben. Parça parça çıplak kaldı zihnim. Üşümedim hiç, annem ölüydü. Kimsesizler çabuk büyür bayım. Alkolik hayatın kızıydım. İçki aklımı alsa da ben hiç kaçamadım. Dizini dövmedi babam ama kızını ben de dövdüm!  O adam götürdü çenemin titreyişini. Bir daha da içmedim gözümün suyunu… Nasıl bu kadar çirkinim diye ağlarken Orhan, bense onun sesini...
“Sıradanlaşmış bir farklılık, farklılık mıdır?” Hayata yabancılaşmak üzere olan bir insanın günlüğü ne kadar sahici olabilir ki? Benimki de o denli yapmacık. Adımın, yaşımın, ne olduğumun, kim olduğumun, nereli olduğumun ve nasıl var olduğumun hiçbir önemi yok. Belli bir değer ve öneme sahip olan tek şey, az sonra üst kat komşumu öldürecek olmam. Belki daha...
Gerici, öfkeli kalabalık oteldeki sanatçı ve aydınları yakarken ben televizyonun karşısında öylece bakıyordum. Sesleri seçiyordum. Haber spikerinin ve kalabalığın seslerini… Çaresizce ve çocukça ezildiğimi hissettiğimi hatırlıyorum. Yakılabileceğimi, nefretle yüzlerce kişi tarafından öldürülebileceğimi kafama sokan o görüntüler hayatımın boyasının altında yanık izidir hala. Kalemleri, kafiyeleri, ezgileri, düşünceleri yaktıklarını sandılar. Güneşten geliyordu her biri, hilkat garibesi üç beş yobazın ateşiyle yanmazlardı. Yanmadılar. Yedi yaşındaydım, insanlar yanarken...
Okuyorum yine. Çok okumak tehlikeli denir hep Cidden öyle… Tanrı ‘yı aşağı çektim, Derdi ne diye. Onun da bildiğini sanmıyorum. “Kukla gibi oynuyorsun benle!” diye bağırdığımda,  “oku o zaman!…”  Dinleri yavaş yavaş reddediyorum… Ve bunu kimse bilmiyor. Ölümsüzlük fikri kulağa hoş, Bedene değil! Tanrı uzuyor saçlarımda, Tanrıyı kazıtacak cesaretteyim. İntihara gerek duymadan hayatta kalıyorum. Nasılsa:...
Kalbim sevgili… o duşta şimdi, temizlenip hazırlanacak. Ve bir daha asla rimelini yüzüne akıtmayacak!  İntihar eden kadının cezalandırılması yazılarımda… Harflerin kanı çekildi, ben sigara yaktım. Çırılçıplak cansız bedenin az sonra moraracak dudaklarında kahvem. Teşebbüs edip defalarca caydığım aklımı bu nisada buldum.  Özenmedim… Binlerce gazete kağıdına adımın meze olup oradan da üstüne kusulmasını istemezmişim. Ya da...
Ne zaman suskun olsam Üzünçlü olsamGelir bir kuş dalıma konarGagasıyla şakıyışlar taşırAlır götürür hıçkırıklarımı. Bir yelkenli uzak maviliklerden“Gel” der,Bilirim ki üzerinde bir yolcu el ederGitmemBilirim bu şehir benleBurada sevdiklerim yatılıCanlı ve cansızKuşlarla örtülüBilirim ki gidememGöbek bağım buraya gömülü. Kalkar kapatırım pencereleriPerdeleri ardına kadar çekerim.İçimde bir erguvan solar.Ben sulamaya devam ederim.
“Size farklı bir diyardan sesleniyorum. Burası, genişliğine var olduğumuz zamanın teknoloji yeterliliklerinin karar verdiği bir ekranın ardı. Kimileriniz yazma işi zevkinin doruklarına kaleminiz kağıda sürterken ulaşıyorsunuzdur hala, ya da kimileriniz –büyük çoğunluk gibi- bilgisayarının klavyesinin her bir tuşuna vurduğunda çıkan o tıkırtıda. Olduğum yer farklı. Olduğum yer belki de, nesillerimiz arasındaki o koca boşlukların en...
Mezarında “Gelişmekte olan ülkemizde orta yaş sayılan 60 yaşında gömüldü, ama zaten 30’unda ölmüştü” yazacak. Ağlayanlar arkandan, kararında yaşadı deyip az üzülecekler. Kararında. Adet sancısı çekerken yirmi günde bir, ılık suyla duş alacaksın. Ne çok sıcak ne çok soğuk. Tam kararında. Hayatta hiçbir şeyin aşırısı makbul değildir. Kendine ofisli mofisli, gökdeleninden kuleler, köprüler, yalılar, malikaneler...
Tanıştınız mı sürünemeyen yılanla? Tanışamazsınız çünkü tanışmak, gitgide içine girmektir tanıştığınız hayatın. Tanışmak istemezsiniz çünkü kıskaçlı yengeçlere, iğneli arılara, kokulu çiçeklere, orantılı bedenlere, yuvarlak gezegenlere, cam bardaklara, metal çatallara, denizdeki dalgalara ve sair şeylere alıştı gözleriniz. Gözleriniz neyi gördüyse onun esirisiniz. Sürünmeyen yılan olur mu hiç? Ama ben gördüm, sürünmedi yılan. Yılan olarak tasarlanması yetmedi...
15 49.0138 8.38624 arrow 0 bullet 0 4000 1 0 horizontal https://kalemkahveklavye.com 300 4000 1