fbpx
Onur Sakarya
Ben tanrının en etkisiz hamlesiyim. Bir rüyanın içine tepilmiş öbür teki olmayan çoraplar gibi sarkıp durur kalbim, yaşlı evlerde, dualı tespih taneleri ve toz yutarak Beni bilirsin, hiç var olmadım Sadece ruhum asıldı yeryüzü denen pencereye Kum kendi içine gömülürken, sustu, yalnız ve çıtırdayan bir yaprak Koş, dediler, koştum, yan, dediler, yandım, kan, dediler… bir…
Bir ara daha uzun sevişelim Kuşlar sevişsin Böcekler… Sonra robotlar sevişsin Devrim, right here, right now Dalgalar sonsuzdur Ölüm hemen kapı komşusu Dikenler sonsuz bir eflatunda büyütür kederini Biri çıkıp sokaklarda perende atabilir Işıklı kentlerin kuytu duvarlarına umudunu karalayabilir Devrim, hemen şimdi Bize yeni bir ad lazım, bize yeni bir… Ne bileyim Şimdi kalbimi devletin…
“…içerideki deliler dışarıdaki delilerin hapsettiği delilerdir…” Yine geldiler, tıraş kolonyam sende kalsın, kokla mavimi, beni hatırla Nergisim gidiyorum, kör bir odanın boşluğunda başka bir boyut aramaya, o boyut yok, yok işte İnsan nihayetinde üç boyuta hapsolmuş bir dizelik hayattır. Sabah geldiler, saat beş buçuk, üç memur bir Doblo, kelepçesiz ve delirmişken Babam, göğsündeki yarığı temizliyordu…
Seni düşünüyorum, bu bir çılgınlık, eşyalarını topla. Gidiyoruz. Gidiyoruz korkunç kentlerden geçeceğiz, uzakta bizi çağıran mavi bir ses dalgası var Sıkıntılarımız var. Faturalarımız var. Yorgunluklar var. Slipler ve sıcak simit sabahları. İşte şimdi dolaplardayız. Ben içerdeyken ellerimin betonlaştığını sana söylemedim Benzodiazepin ve amaçsız voltalar. Bu, bu, bu… Tarihimi yıkmıştım. Zordu Deliler uzun yaşar, mı demişti…
Yılmış kahvehanelerde ağladım. Gecenin delirtici boşluğunda, mazgal korkutuculuğunda, Naim Süleymanoğlu videolarıyla, bir kamyonun galaksileri barındıran damperinde, yüzyıllarca, kahrederek, rüzgâr vurdu ben ağladım; yürüdüm, bakışlara teğet geçerek, sızlayarak, uzayı ısıran dişlerimle, karanlık ağzımla, bugün ağladım, deniz içime yas çiçekleri bırakırken, demir alan gemilere lanet olsun! Sesler kalbime çöktü, mezar taşlarına sarılıp, bütün yangınımla, atlarla ağladım, kanlarla…
Ömer Doğan Sakarya’ya… Dün az kalsın yönetime el koyuyordum baba Sen hastanede uzanmışken 1948 model kalbinle biraz kızıl yatağına Bir gelincik tarlası gibi açıldı gözlerin hayat dizisinin yeni sezonuna Dün sabun çiğnedim baba Demli çayhanelerle sınandım Rutubetli kayıklarla Sanki hiç fatura ödemedim Sanki hiç bisiklete binmedim Sanki hiç kıra gitmedim Sanki hiç pişti yapmadım gibi…
Şiirle ve ilaçlarla unutmaya çalışıyorum, tarihimin en tuhaf çarpışmasını, çünkü ben tekliği yaşadım. Korkunçtu, harikaydı, aşktı, şuydu buydu, bu çıldırmış uçakların eve dönüşü gibiydi. Sonra rahatladım. Orada bir hastane koğuşunda, benle sürekli güreşen nevresim takımlarının ve yorganların arasında, ruhun yapıldığı maddeye gömüldüm. Sonra çiçekle silah aynı anda beynime kiracı çıktı. Gerçek bulandı. Kendimi kendimden korudum.…
Bu akşam, bu akşam, duvarlarla beyaz kadehlere başladık Bu akşam işte, bir terzi dikkatiyle söktüm göğsünden kalbimi Sonra oturma odaları sustu, ama kumandalar bulundu, zafer senin Çıldırdım, yavrusunu yuvasında bulamayan bir arı kuşu gibi Merhaba çivi delikleri, çatlak sıvalar, tütünlü perde Duvarlar. O duvarlara çaktığımız uzun sessizlikler… Bu akşam, bu akşam, intiharları önemseyen bir sağanak…
Bugün çok kara ve yalnız trenlere uçurtma attım Biliyorlardı, çok yalnız ve kara trenlere uçurtma atmak, İki kalbin kan kusarken vedalaşması gibi bir şeydir Ruhları bozkırın içine çeken sanki sonsuz raylar, Balkonu denize açılan evlerde sürekli bir ıslaklık halidir Ellerimle, bu ellerimle, gökyüzünde atlara yer açtım Biliyorlardı, bir kısrak geçişinin makûl miktardaki sarhoşluğu, Göçebelerin fısıltılarıyla…