Sert Kahve | Edebiyat
KalemKahveKlavye Dergi ‘nin Haziran-2011 tarihli “Yasak” sayısında yayınlanmıştır. Ademoğlu yasaklar koyuyordu sürekli ve bu yasakları çiğniyordu başka bir Ademoğlu. Çünkü Adem’den böyle görmüştü oğlu ve Tanrı’dan böyle görmüştü Adem. Yasakların en acısıydı Adem’inki. Oğullarının gitmek için ibadetler ettiği, nefislerine zincirler vurduğu yerdeydi Adem: Cennet! İlk kez orada tanışmıştı yasakla ve onu çiğnemekle. Tanrı’nın eseriydi ilk yasak.…
“Dostlarım, şimdi ben size büyük bir şey söyleyeceğim. Sakın kıyametin kopmasını beklemeyin, o hergün kopmaktadır. “ Albert Camus          Devşirme kültürünün son ürünüdür metrobüs. Bilmeyenler için tanımlamak gerekirse: Tren gibi kendine ait çizgisel bir yolu olan uzun otobüs. Şehrin bir ucundan diğer ucuna uzanan güzergahı ile de bulunmaz bir nimet! Yine de eksik kalan bir şeyler…
ÖNCE BUNU AÇ Dinlemeye korktuğum şarkılar var. Hayatımın playlistinde ilk 10’a girecek kadar taptığım, ama asla yolda yürürken, kahve içerken, bu dünyanın sıradan bir anında dinleyemeyecek kadar korktuğum, endişelendiğim şarkılar… The Fountain filminin soundtrack albümü baştan sona bu şarkılardan birkaçını taşıyor. Sadece müzikleri değil, film de beni korkutuyor. Aynı filmi birkaç kez izleme isteği, saplantılı insanların karakter özelliklerindendir. Ben de onlardan biriyim;…
Önceleri karşıma çıkan tüm insanların acısını paylaşmaya çalışıyordum. Sanki onlara olanların bir sorumlusu da benmişim veya onların acısını dindirecek olan tek benmişim gibi hissediyordum. Oysa bu dünyada en iyisinden en kötüsüne,  herkesin bir acısı vardı; hatta dünya, üzerindeki yaldızı kazıdığınızda baştan aşağı, beşikten mezara dek acıydı. Yapabileceğim bir şey olmadığını fark edip rahatlamam gereken o…
Şimdi şimdi anlıyorum ki aramızdaki her şey, daha biz yaşamadan olmuştu. Birbirimizden önce yazdıklarımız, kurguladıklarımız, tasarladıklarımız; zamanı gelince ikimizin yaşayacağı şeyleri zaten anlatmıştı. Tanrı’dan bir ilham, bir lütuf ve küçük bir kıyaktı bu. Yazılarını yaşadıktan sonra yazan bünyeme, hep ağız yoluyla aldığı ilacı anal yoldan almış etkisi yarattın sen. Geçeceğini biliyorum; kalacak olanlardan korkuyorum. Tanpınar…
“Geçmiş sessiz yıkılır” yazmıştım kimsenin okumadığı romanımın girişinde. Ne zaman o yıkıldığını sandığım geçmişten biraz uzaklaşsam, bugünümü azıcık sevmeye başlasam, yastığımın altında gizlendiği yerden çıkıp geliyor geçmişim. Haksızlığa uğramak büyük lütuftur, elinde olmadan kaybettiğin şeyler, daha büyük getiriler için sus payı olur karşındakine. Sana söyleyecek sözü olmaz kimsenin, kuzu gibiyken kurda dönüşürsün gitgide. Haksızlığa uğramak…
iyi bir cerrahın birkaç eti yarması gerektiği gibi, cümle mühendisliği için kelime öldürmüşlüğüm çoktur. bir kesikle bitecek bir ömrün sonu gelmesin diye hayatta kalmayı sürdürmek için çırpınarak, belki de renklensin diye tonlardan yoksun bu gökkuşağı, en gerekli cümlelerim hep baş aşağı. ama hep baş aşağı. hayatta kalma güdüsü ile anlaşılma çabası arasında damarlar çizerken, bir şeylerin…
“Bizi birbirimizden net çizgilerle ayıran şeyler, kendileri net değiller” dedi Adem, “Görmediğimiz halde nasıl bu kadar hayatımızın içindeler?” Fotoğraf: Berna Bilgin Tuğba Onu dinlerken gözlerimi kaçırmıyordum. Bir tek onu dinlerken… Ama onu anlamıyordum da. Çözmeye çalıştığı şeylerin beni ne kadar ilgilendirmediğini benim kadar o da düşünüyor muydu? Bu hayatın ötesinde kafayı bu kadar taktığı şeyler…