15 49.0138 8.38624 arrow 1 arrow 1 4000 1 0 horizontal https://kalemkahveklavye.com 300 0
theme-sticky-logo-alt
img-alt
img-alt
img-alt
img-alt
Koray Sarıdoğan Edebiyat
  Bu yazı ilk kez, Ayı Dergi’nin Şubat 2017 sayısında yayımlanmıştır. Vicdanın kriz anlarında sorulan “İnsanlık bitti mi, nerede insanlık?” sorusundaki mantık hatasını çözenler olarak halen azınlıktayız. Zira “insanlık” bir temennidir ve henüz gerçekleşmemiştir. İlkokuldayken tarihi çağları gösteren o şeritte, 1999 yılıyla sona eren Yakın Çağ’dan sonra hangi çağın geleceğini sorardık öğretmenlerimize ve hiçbiri bilmezdi.…
Bu öykü ilk kez, KalemKahveKlavye Dergi’nin 4.sayısında yayımlanmıştır. -1- “Eşya seni hisseder; kendi türüne anlatamadığın, dile getirsen de idraklerine sokamadığın her şeyi anlar eşya. Masalar anlar onlara neler yüklediğini. Duvarlar seni izler. Seni bilmesi için sana ait olması gerekmez bu eşyaların, zaten eşyanın aidiyeti de yoktur. Kendi kendilerine yer değiştiremedikleri için her zerreleri zoraki bir…
Aralık 2014’te 12 sayfalık ve 150 adetlik bir baskıyla dağıtılan Akıl Destek Ünitesi, şimdi KalemKahveKlavye’de yayında. Kişisel notlar ve çizimler ile bir miktar kurgunun iç içe olduğu metni, Kadran Kadraj’ın sunumu gibi okumak da mümkün. Arka Kapak yazısı: Mütevazı Edebiyat Tanrısı’na ahşap bir sunakta sunulan ve bir kez okunduktan sonra saf kafein tozuyla birlikte yakılan…
“Işığın geldiği yer, hep loş, hep boş…” Bir şarkı sözüydü bu, Objektif adlı grubun kasedini yüzlerce kez başa sararak dinlemiştim çocukluğumda ve ilk gençliğimde. Boş bir yerden ışığın nasıl geldiğini anlamadığımda, kendimi anlamak yerine sezmeye bırakmaya başladığım zamanların şarkısı. ** Altından çıkarıldığım enkaz, hayata tekrar doğacağım bir rahim idiyse eğer, birlikte doğduğum yeni kardeşim de…
Bu metin, KalemKahveKlavye Dergi ‘nin “Eksik” konseptli ikinci sayısının giriş metni olarak kullanılmıştır.   Şu cümleleri işte, bazısının bir şelalenin ardında, bazısının bir çöl ortasında yahut Satürn’ün halkasında bulduğunu rivayet ettiği, alametifarikası, kahvesini içenleri geçmişlerine götürüp getirmesi olan, adına Gödel Kafe dedikleri bir yerde, artık kafenin sahibi midir, vekili midir bilmem, beyaz uzun saçları yüzünün…
Peçeteye çizip cebime koyduğun yol tarifinin, üzerinden kırk kadim geçmiş. Gelmiştim kapına Tanrım, lakin adresin değişmiş. Beni çağırdığın yerlerde bulamadım seni, Yıkık bir eve çıkıyor ayetlerin, hadislerin de… Üstelik AVM dikeceklermiş belediye enkazı temizleyince. Sevgili Tanrım; beni sürdüğün bu gezegende düşünmek için çok zamanım oldu. Bir asırdan diğerine eskitirken ruhumu sen buralarda yoktun; öyle ki Unutuverdim…
Ben zihnimi temizlemek istemiştim, beynim köpürdü birden Arınmak, dedim, demek ki, vazgeçmek demek beyninden. Özenmeyince güzel olur ya, özenmeden tepeden tırnağa, Bir şekerli bataklığa battım ben. Kendinden çıkılmazlık bir ilahi mesajdır yeterince hissedersen. Elbet bir lütuftur alkolsüz dönen baş, Maddesiz açılan algı, Nesnesiz gelen ilham. Yani kısaca, senin sana yettiğini bilmenin lütfu Karışır, kendinden çıkılmazlığın…
Sonsuza dek kaybolamayacağımı, mesajı doğru alanlar için bunun imkânsızlığını anladığımda; bir daha kaybolamayacak olmaktan korktuğumu fark ettim. İnsan büsbütün bir ışıktan yahut karanlıktan değil, ikisinden mürekkep bir yaratıktı. Ben öyleydim en azından ve içimdeki karanlığı, bazı geceler veya sabahlar bir yerlerde kaybolarak, zamanın çatlaklarından ve başkalarının, olduğumu sandıkları kişinin defolarından sızarak beslemem gerektiğini fark ettim.…
 Ben manifestomu çok önce yazdım; bu o değil. “Yapıt, tasarımın ölüm maskesidir” der Walter Benjamin. Her şey oldu bitti içimde; bu yazılanlar birer temsil sadece, olanların kendisi değil. Olduğunu sandığımız her şey, temas edilemeyen yerlerde gerçekleşmiştir zaten; biz sadece temsilini sunarız birbirimize. Hiçbir yemek, hayal edildiğindeki lezzeti vermez dile. Bir şiir yoktur ki şairinin kafasındaki…