theme-sticky-logo-alt
img-alt
img-alt
img-alt
img-alt

gibi’nin Felsefesi · Yılgın Bir Hoşgörüden “Varlık” Sancısına

28 Nisan 2026

Dağhan Dönmez’in Destek Yayınları‘ndan çıkan kitabı gibi’nin Felsefesi son yılların en özgün yerli dizilerinden birini komik anlarından ziyade çağın ruhunu yakalayan bir düşünce alanı olarak okuyor.

Her ikisinin de hayranı olduğum Seinfeld ve Matrix üzerine vaktiyle neler yazılmış diye araştırırken karşıma çıkan, William Irwin imzalı Matrix ve Felsefe, Seinfeld ve Felsefe kitaplarını basımlarından epey zaman sonra keşfedip sahaflarda bulabildiğimde çok mutlu olmuştum. Bir şeylere dair aşırı-okuma yapmayı sevmeyen biri olmakla birlikte çok sevdiğim yapımlardaki felsefi alt metinleri ve metinlerarası ilişkileri incelemek her zaman en büyük zevklerimden biri oldu. Yerli diziler tarihimiz her ne kadar “Eskiden ne güzel şeyler yapılıyordu” nostaljisi ile şimdinin dataya yahut sosyolojimizin hastalıklı taraflarına yaslanan yapımları arasında kalsa da şahsına münhasır kimi işler de var ki bize üzerine düşünme, yorumlama, yeni düşünce alanları açma şansını veriyor. gibi sanırım son zamanlarda bu açıdan en özgün ve en çok konuşulan hatta konuşulmayı hak eden işlerinden biri. Ne mutlu ki üzerine konuşma meselesi de sadece sosyal medya atışmalarında kalmayıp kitaplarda da kendine yer bulabiliyor. İşte, Dağhan Dönmez’in yeni kitabı da bu noktada karşımıza merak uyandıran bir iş olarak çıkıyor.

Dağhan Dönmez, Nietzsche ile Akşam Yemeği‘nde başlattığı derinlikli sohbeti, bu kez modern Türkiye’nin en nev-i şahsına münhasır fenomenlerinden biri olan gibi dizisinin dünyasına taşıyor. Yazar, dizinin absürt mizahını felsefi bir titizlikle kazırken Nietzsche, Spinoza, Baudrillard ve Byung-Chul Han gibi isimleri referans noktası olarak belirliyor.

Kitabın temel iddiası açık: gibi‘yi sıradan bir komedi olarak görmek yerine  modern insanın savruluşunu, gündelik hayatın saçmalığını, kimlik krizlerini ve çağdaş varoluşun bulanıklığını görünür kılan bir anlatı olarak ele almak. Kitabın içindekiler bölümüne baktığımızda bu iddiayı ne gibi desteklere yasladığına dair hızlı bir fikir edinebilirsiniz: “Homo Sinemans”, “Postmodern bir anlatı: gibi”, “Yaşamın Bulanıklaşması”, “Kokoriç ve İkaruscu Mizah”, “Aylaklık Fenomeni” ve “KUKİ ve Nesneleşen Beden”.

gibi, Feyyaz Yiğit ve Aziz Kedi’nin çizgisiyle, gündelik hayattaki küçük krizleri absürd bir anlatıya dönüştürerek öne çıktı. GazeteDuvar’daki röportajında Aziz Kedi’nin de belirttiği gibi proje, başta birkaç kısa öyküden yola çıkmıştı ancak zamanla kendi evrenini kurarak büyüdü. Üstelik bunu, yerli dizi seyircisinin yalnızca kolay tüketilebilir komedi istediği varsayımını kırarak yaptı.

Dağhan Dönmez Absürd Komedinin İçinden Ne Okuyor?

Dağhan Dönmez de tam bu noktadan yaklaşıyor meseleye. Kitap, gibi’yi bir “komik replikler dizisi” gibi ele almak yerine dizinin neden bu kadar isabetli biçimde çağdaş ruh hâline dokunduğunu açıklamaya çalışıyor. Yazara göre dizinin asıl gücü burada: Büyük anlatıları değil, parçaları, kırıntıları, saçma görünen ayrıntıları öne çıkarıyor. Bu yaklaşım kitabın en ikna edici taraflarından biri. Çünkü bildiğimiz ve sevdiğimiz üzere gibi, çoğu zaman “önemsiz” olanı/görüneni büyüterek çağın daha büyük çatlaklarını düşünmemizi sağladı.

Dağhan Dönmez, diziye yukarıdan bakan bir yorumcu gibi davranmıyor. Sahnelerden ve diyaloglardan hareketle daha geniş bir düşünce alanı açarak “bulanıklık”, “haset”, “gösterge değer”, “performans toplumu”, “aylaklık”, “ritüellerin yok oluşu” gibi kavramları metinlerarası bir yaklaşımla inceliyor.

Özellikle kitabın ilk bölümlerinde bu yöntem oldukça verimli. gibi’nin klasik olay örgüsünü reddeden, epizodik ilerleyen yapısını postmodern parçalanmayla ilişkilendirmesi, karakterlerin tuhaf gündemlerini neoliberal çağın küçük ölçekli krizleri gibi okuması, dizinin gündelik konuşma dilini aforizmalar çağının ruhuyla yan yana ama ti’ye alarak getirmesi, kitabın yalnızca “diziyi beğenen” veya “beğenmeye çalışan” bir yerden yazılmadığını da gösteriyor.

Bu açıdan gibi’nin Felsefesi‘ni yalnızca bir popüler kültür kitabı olarak değil popüler kültürün de çeşitli açılardan ciddiye alınabileceğini savunan bir metin olarak görmek mümkün. Bu tavrın Türkiye’de hâlâ başlı başına önemli olduğunu da söylemek gerek. Çünkü yerli dizi çoğu zaman ya bütünüyle hafife alınıyor ya da diziler ve satır aralarını konuşmak için fazla yüzeysel bir dil kullanılıyor. gibi’nin Felsefesi bu iki ihtimalin de dışına çıkmayı amaçlamış.

Dizi ile Kavramlar Arasında Kalma Sorunsalı

Bununla birlikte kimi okurlar için tercih sebebi olabilecek ancak kimileri için de bir sorun olarak görülebilecek bir özelliği var kitabın: Dağhan Dönmez, bazı bölümlerde gibi’yi çözümlemekten çok, gibi vesilesiyle kendi düşünsel haritasını açabiliyor. Bu da metni yer yer ilginçleştirmekle birlikte yer yer ağırlaştırıyor da. “Ağırlaştırmak”tan kastım malum: Pek çok çağrışımla, atıfla, metinlerarası ilişkiyle alanını genişleten yazar, kimi zaman eksende diziyi tutmaktan kopup farklı bağlara, açılımlara gidebiliyor. Kültür ve felsefe okuru için bu kısımlar ufuk açıcı olabiliyor ancak gibi‘den daha çok bahsedilmesini arzulayan okur için bir miktar dezavantaj yaratabileceğini de söylemek gerek. Bu durum özellikle bir noktadan sonra gibi hakkında yazılmış bir incelemeden çok, gibi’yi çıkış noktası alan bağımsız bir düşünce denemesi okuyor hissi yaratabilir. Açıkçası felsefeyle ve metinlerarası okumalarla haşır neşir olan benim gibi okurlar için bunun kötü bir şey olduğunu söylemek zor. Ama diziyi daha doğrudan tartışan bir kitap bekleyen okur için bu mesafe yorucu olabilir.

Bu konuda yazarın, kitabın kapanışına eklediği Son deyiş de açıklayıcı olabilir:

gibi’nin analizine dair pek tabii daha kuşatıcı bir kitap yazılabilir, keza modern felsefeye dair! Bu kitabın iddiası, iki alana yönelik değildir. Bu kitap, düşüncenin özgün ve taklit edilemez varoluşuna öykünmektedir: Cirmi kadar yer yaksa da bir ateş olmaya!…

Aziz Kedi Röportajıyla Kapanış

Kitabın sonunda yer alan Aziz Kedi söyleşisi, metnin en diri bölümlerinden biri. Bunun temel nedeni, kitabın önceki bölümlerinde dışarıdan kurulan yorum çerçevesinin burada doğrudan üretim sürecinin içinden gelen bir sesle tamamlanması.

Aziz Kedi’nin özellikle iki tespiti önemli. İlki, Gibi’nin klasik komedi değil, daha çok dramatik komedi olarak çalıştığını söylemesi. İkincisi ise dizinin atmosferine dair söyledikleri: Sıcak, parlak, rahat bir komedi estetiği yerine daha karanlık, daha sıkışık, daha “ciddi” bir görsel dünya tercih ettiklerini anlatıyor. Bu bölüm, kitabın önceki sayfalarında teorik olarak açıklanmaya çalışılan birçok şeyi sade ama etkili biçimde yerine oturtuyor.

Röportajın bir başka artısı da gibi’nin neden bu kadar taklit edilmeye çalışıldığını ama neden kolay kolay taklit edilemediğini dolaylı biçimde göstermesi. Zira dizinin özgünlüğünü sağlayan şey yalnızca diyaloglar veya karakterler değil; ton, ritim, atmosfer ve dramatik yapının birlikte işlemesi. Aziz Kedi’nin küçük şeylere dönmek, büyük anlamlara o küçük ayrıntıların içinden ulaşmak gerektiğine dair söyledikleri de kitabın ana omurgasını güçlendiriyor.

**

gibi’nin Felsefesi, popüler kültür içinde konumlanan ama onun dinamikleriyle uyuşmayı reddeden bir diziyi hak ettiği gibi ciddiye alarak cesaret gösteren, yer yer çok isabetli, yer yer kendi düşünsel yükünü büyütebilen bir kitap. En iyi anlarında gibi’nin neden yalnızca komik olmayıp aynı zamanda çağın ruhuna dokunan bir iş olduğunu daha da görünür kılıyor. gibi gibi bir dizinin üstüne düşünmeye değdiğini, hatta tam da böyle metinlerin düşünce için verimli alanlar açabileceğini gösteriyor.

İncelemek ve/ya satın almak için TIKLAYIN

1987, Ankara. Türk Dili ve Edebiyatı lisansı, Yeni Türk Edebiyatı yüksek lisansı... KalemKahveKlavye'nin kurucusu. Evli ve iki kedi babası...Bazı kitaplar yazdı: Kadran Kadraj (2015), Kaosun Kalbi (2020), Yeraltı Kütüphanesi (2020), Gecenin Kıyısından Gelen Suratsız ve Yaşlı Kuzgun: Edgar Allan Poe (2020)
Yorum 0

    Cevapla

    15 49.0138 8.38624 arrow 0 bullet 0 4000 1 0 horizontal https://kalemkahveklavye.com 300 4000 1