Beyninin, kafatasında yarattığı med-ceziri, gözlerindeki sarsılmalardan seyrediyorsun. Doğuşundan beri olduğu gibi, dengeden yoksunsun. Yaşadıklarının bulanıklığı yetmezmişçesine bir de gördüklerinden ettiğin şüphe, buğulu camların ardında kalan görüntüler gibi siluetlere vurmakta, gözlerinden öte yandakilerin görüntüsünü. Ve gözlerinin öte yanından şüphelisin artık; yaşadığın hayattan, gezegenden ve kainattan… Ölüm bilincine kilitlenmiş ve bu yüzden hayata tutunmuş bilincinin üstü, altını bile korkutmakta. Beklentilerin, bilincinin altından ne fayda gördü zaten ki üstünden medet ummakta?
Eski bir ergenlik tavrıydı insanlardan soğumanın başkaldırıcı hazzı. Ne kadar oldu oysa ergenlikten çıkalı ama kesilmedi insanlardan soğumanın ardı arkası. İnsancıl iyimserler haklı kısmen sana göre; yapamıyoruz en az bir diğeri olmadan evet, ama yapamıyorsun onlarla birlikteyken de.
Yüzlerce yüz tek bir yüzden çıkmış da bu kadar çok birbirine benzeyen yüz varken neden milyarlarca yüz sahibi var, diye düşünmekten koparamıyorsun yüzünün arkasındaki dehlizin içinde yüzeni. Katlanamıyorsun toplu taşıma araçlarında, onlarca insanın davranışlarındaki, tepkilerindeki, bireysel şovlarındaki aynılığa. Hep aynı kelimeler, aynı klişeler… Oturuşlar, kalkışlar hep aynı. Teklik ile çokluk arasındaki mesafenin azlığını anlamak daha kolay bu yüzler sayesinde sana göre.
Evet, bitmiş bir ergenlik dönemi öfkesiydi bu ama o kadar büyüdün ki, bu öfkeyi sivilcesiz de yaşayabilirsin artık. Gerek yok sesindeki çatallaşmalara, gerek yok saçlarını kim bilir kimlere beğendirme kaygısıyla jöleye bulamana. Sende değil bu hatanın kaynağı zira o kadar aynılar ve o kadar yerinde saymadalar ki insanlar, ergenlikte kazandıkları nefreti yetişkinliklerinde iade edemiyorlar.
Zihnindeki hasarlı oda dolup taşmakta ve akmakta kulaklarından yoğun bir kırmızılıkta… Yastığında gördüklerin senin içinden çıkmakta ama onları oraya kimlerin koyduğu hep yolun karanlık tarafında kalmakta. Buldukların her ne ise değmemiş onları aramaya ve arayışlarının çokluğu değmeyecek merakının zerre kadarına. Çünkü her an daha da emin oluyorsun ki insan türünün arayışları ancak “aramak” sözcüğünün tarihe karıştığı gün gerçekleşecek ve belki o zaman bütün tarihle birlikte senin geçmişin de yeniden yaşanmaya açık hale gelecek… Bilgisayar oyunlarındaki gizli kahramanları açabilmek gibi.
Geçmiş demişken, bunu ne çok dediğini de fark ediyorsun her deyişinden önce. Geçmiş her gün, ölü bir hayatın film şeridi gibi; her gün açıyorsun ölmüş eski hayatlarının albümlerini. Fotoğraflardaki yüzler; kimler geçmiş hayatından, daha dün gibi buradalar ve hiç burada olmamış gibi bulanıklar aynı zamanda. “Nereden nereye” felsefesinin ayyuka tırmandığı sahneler ve adımını attığın her sahnede oynadığın, başkalarına da kendine göre dağıttığın roller. Nasıl da herkesi kendi kumpasına çektin; hamurundaki delilik mayasıyla nasıl da herkesi uyandırmadan, kendi hayatlarını yaşatır gibi oynattın kendi hayatında. Üstelik kendi hayatını oynar gibi oynadın, sana benzemeyenlerin hayatında. Şimdi o yüzlere bakıyorsun da; daha dün buradaymışçasına sana gülümseyen yüzlerine, görüyorsun, anlıyorsun ki her biri ayrı bir travma. “Cehennem başkalarıdır” demişti ya, metafizikten yoksun post-modern zamanlarda artık başkaları, cehennemin en reelini yaşatmakta. Sen, varlığındaki yamaları, başkalarına belli etmeden, başka hayatlar yaşatarak dikmiştin; şimdi, sana ait olmayan bir hayatı yaşayarak sızdırıyorsun zihnine sıkışanları. Ve kafanı yastığına koyup da sabah uyandığında, beyninin yastığa akan tarafında buluyorsun, döllenmeden düşmüş cenine benzeyen ve yaşaman gereken asıl hayatı… Azar azar kaybediyorsun beyninin akan kısmında, asıl hayatının akışkan varlığını.
Başkalarını düşünüyorsun ya hep, sıra sana geldiğinde de fark etmiyor durum. Fotoğraflardaki seni görmeyeli ne kadar oldu baktığın aynalarda; ne kadar oldu elini yüzüne götürdüğünde sakallarınla buluşmayalı ya da kafanı eğdiğinde ayaklarında spor ayakkabılar bulmayalı? Boynunun dik duruşunu, omuzlarındaki gücü hangi banyoda yıkanıp attın üstünden, hatırlamazsın. Çocukken, çok sevdiğin o şarkıyı andırır bir şekilde, kıyısında büyüdüğün denizin önünde durup ufukları izlerdin. O bomboş, alabildiğine uzanan ufukları. Evet, oradan sonra gittiğin her iki şehirde de deniz vardı ama hiçbirinde karşı kıyın boş kalmadı. Kalmadı ki bir ufuk görebilesin.
Çaresizlikten başka kaybedecek bir şeyi olmayan loser’lar, sen ve senin gibilerin manevi acılarının adını nasıl oluyor da ağızlarına alıyorlar, yaşa-mış gibi anlatıyorlar. Gerçek hali bu kadar kasvetliyken, onlar nasıl ve neye dayanarak bu kadar rahat kopyala-yapıştır yapabiliyorlar kendi varlıklarına bu sancıyı. İşte sancı bu; karşında o eski sen kalmadı. Kalmadı ki seni görebilesin. Ama ondan başka gidecek yerin de yok; yok ki kaçabilesin. Sıradan ömürlerin üçte birlik süresinin içindeyken, geride bıraktığın sayısız hayata bakıyorsun da bir tane hayat bulamıyorsun ki ait olabilesin. Dünyaya doğduğun şehri hatırlıyorsun; kasvetinde huzur var. Kendine büyüdüğün kasabadasın; yan odada güven var. İkinci kez doğduğun üçüncü şehrine bakıyorsun; orada aidiyet var. Şimdi tehlikeli sularında cıva gibi aktığın şehirde ise aradığın şeyin var olduğunu biliyorsun ama etrafında mayınların seni beklediğini bilmenin tedirginliği… Hepsi ayrı güzel; hepsi senin cennetin ve cehennemin… Her şeye rağmen o kadar şanslısın ki istediğin an istediğine dönebilirsin ve tabi istediğinden kaçabilirsin. Ama kaçamıyorsun kendinden; kaçamıyorsun benliğinin lanetinden. Nereye gitsen kendini bırakamıyorsun.
Rüyalarında gördüğün ve suni gerçekliğini yaşadığın o olayı bekliyorsun. Vardır ya işte, yüzüne bakmak için gidersin banyoya. Her şey, yıllanmış yerinde seni bekliyordur. Lavabo, havlu, ışığın düğmesi ve ayna… Işığın düğmesini bulursun ama içeri girdiğinde kendini görmeyi beklediğin yerde duvar seni beklemektedir. Ve beklediğin şeyi görememenin ani krizi bütün varlığını kısacık bir an titretir. İşte; bekliyorsun. Varlığın sarsıcı ve kendine getirici tsunamisi…
Ne demiştik; “her şeyin asıl bundan sonra başladığına seni kim ikna edebilir?”
Bundan öncesine ikna olamazsın artık.
“Bundan sonrası” olduğuna seni kimse ikna edemez;
başlangıca ise,
hiç kimse…
Büyümek, kendine uzaklaştığın adımlar atmak ise eğer yapılabilecek tek şey ters adımlar atmaktır. Dönüp arkana baktığında görmekte olduğun şey sıyrıldığın senlik değil de hiçliğin ta kendisidir. Önüne döndüğünde ise farkındalığınla yaşadığın mekânları farklı adımlarda tekrar yaşamış oluyorsun. Ve böylece bilincin hem altını hem de üstünü alt üst etmiş oluyor, hayatta saptanabiliyorsun.
Kısa bir zamandır beyin hücrelerime bu konuyu enjekte ederek zarar verdiğimden yorum yapmaktan alamadım kendimi :).
Teşekkürler.