theme-sticky-logo-alt
img-alt
img-alt
img-alt
img-alt

“Kelimeler Bazı Anlamlara Gelmiyor” / The Words Üzerine

20 Aralık 2012
Spoiler tadında şeyler yok, anlattıklarım filmin belkemiği olan kısımlar. Fragmanda olmayan bir şey yok bu yazıda. Sanırım…

The Words” bizde “Çalıntı Hayat” adıyla gösterime girdi.
Yazarlıkla, edebiyatla yakından ilgili olmayanlar için iki yüzü de tura olan
bir madeni para gibi gelebilir ama yine de güzelliğinden bir şey kaybetmez
film. Yazıyorsanız, yazan insanlar, yazarlar, kitaplar ile ilgiliyseniz, artık
film sizi suyun yüzeyinde değil derinlere doğru gezdirmeye başlar.

İç içe hikayeler kurma yönteminin zirve örneğini Inception ‘da
görmüştük. The Words de, ünlü bir yazarın yeni kitabını kürsüde okumasıyla
başlıyor. Sonrasında romanın içine giriyoruz. Yazarlık ideali olan ve bugünün
deyimiyle “kaybeden” genç bir adamın, bu ideali için gecelerce çabaladığını,
yayıncılık dünyasına yakın bir yerde çalışarak para kazandığını ve sürekli
yazdığını görüyoruz. Bu arada bir not: “Kaybeden” nitelendirmesi, aslında onun
kendini görme biçimi. Yoksa, pek maddi yokluk yaşamamış, babasının verdiği
harçlıkla idare edebilen, yani babası varlıklı sayılabilecek bir adam. Asıl
kaybeden, bu hikayede bir başkası…
Bazen adanmışlık da başarmaya yetmeyebiliyor. Zira genç yazar
adayı Rory (Bradley Cooper) ne kadar adanmış gözükse de yayınlanacak bir roman
yazamıyor. Zor şartlarda aşk evliliği yaptığı karısıyla balayına gittiği Paris’te
bir tür antika/vintage mağazasında gördüğü eski, deri evrak çantasını karısı
ona hediye ediyor. Eve dönünce çantanın içinde daktiloyla yazılmış taslak bir
roman görmesi de her şeyin başlangıcı oluyor. “Çalıntı Hayat” isimlendirmesi tam
burayla ilgili. Bir başkasının romanıyla ünlü, ödüllü bir yazar olan Rory’nin
karşısına ise bir gün o romanın gerçek sahibi, Yaşlı Adam (Jeremy Irons)
çıkıyor ve bir anda kendimizi, çalıntı romanın yazılış hikayesinde görüyoruz.
Öyle bir film ki kimse tamamen haksız değil, kimse yeterince
doğru hayatlar yaşamış da değil. Standart Türk izleyicisi, bir sonuca bağlanan
kurgulara çok düşkün… Oysa son dönem kurgu eserleri, ucu açık finaller yaratmaya
daha eğilimli artık. Burada şu ortaya çıkıyor: Ucu açık finaller, eser
sahibinin parmağı mı, yoksa parmağın gösterdiği yer mi?

The Words, yazmak hastalığına tutulmuş insanların dünyanın
hangi ülkesinde olursa olsun hem bir sektör olarak “yayıncılık” anlamında, hem
de avukatlığın, mühendisliğin, (bizde) memurluğun idealize edildiği bir sosyo-ekonomik
hayatta karşılaştığı durumları ne çok bayarak, ne de yüzeyde bırakarak vermiş.
Filmde açık bırakılan alanlar, belki sinemacılık açısından
birer kusur sayılabilir. Ama bir de yarı açık bırakılan yerler var ki bence
asıl orayla ilgilenmeliyiz. Çorbanın tuzu az diye içine konan baharatları yok
sayamayız, zira şifayı veren çoğunlukla onlardır.
The Words izledikten sonra düşünülmesi gerekenler:
  1. Yazarlık” bir meslek, hobi ya da tutku olsun, fark
    etmez; sanatla uğraşan hayatları, parayla oynayan mesleklerin karşısında
    anti-ideal yerine koymak hangi ciğersiz kapitalistlerin eseri?
  2. Rory’nin kitabının çalıntı olduğu işi ortaya çıkınca
    yayınevi yöneticisinin “İnan bana, bir yazar bunu ilk defa yapmıyor” demesi? Bizim
    “ödüllü” yazarlarımız da izlese ya mesela bu filmi?
  3. Jeremy Irons’ın tüm oyuncuların başarı toplamını yerle
    yeksan eden oyunculuğu, boşluğa bakan ama yaşanmışlığın anlam verdiği gözleri,
    hikayesi… Gerçekten iyi bir yazar, iyi bir sanatçı olabilmek için acının
    sayısız türünden en az birinin yaşanması gerektiğinin bir ispatı değil mi? Hatta
    madden ya da manen yokluk yaşamış insanların yarattıkları ile baba parası
    yiyenlerin yarattıkları arasındaki ruh, anlam ve nitelik farkını çok da güzel
    anlatmıyor mu film? (Bkz. Bir başka yazım)
  4. İnsan kendisini neye adasa, içinde iyi ya da kötü bir
    aşkın olması, filmin iş yapması için gereken bir unsurdan daha fazlası. Pek çok
    şeyi başlatan ve bitiren, başımızdan değil üzerimizden geçen aşklar değil mi?
  5. Kağıt kesiği” metaforunu açıklayabilecek birçok eser
    arasına The Word’ü koyuyorum, desem hanginiz karşı çıkar?
  6. Filmin merkezinde “romankitapyazar-vs” imgesini bir
    tarafa bırakıp daha geniş düşünelim: Gerçekten, hepimizin çaldığı başka
    hayatlar olabilir mi? Farkında olarak ya da olmayarak…
  7. Filmin başında Clay Hammont’ın okuduğu kitabın
    cümlelerini duyuyoruz, sıkıntı yok. Peki bütün bunlara sebep olan zirve romanı,
    yani Yaşlı Adam’dan çalınan romanı neden duyamıyoruz? Çünkü kelimeler zirveler
    yaratsa da anlamın zirvesi yok. Bir senaryo stratejisi olarak, “O kadar ağlatan
    zırlatan roman bu muydu?” tepkisini engellemek istedikleri için asıl romandan
    tek bir cümle bile duymuyoruz. Ama öteki türlü de olsa duyamazdık. Çünkü
    kelimeler, pek çok anlam yaratsa da bazı hisleri asla tam olarak ifade
    edemiyor. Ya da Oğuz Atay ‘ın efsanevi cümlesi gibi: “Kelimeler, albayım, bazı
    anlamlara gelmiyor.

Abartısız ve doyurucu, sakin ama vurucu bir film The Words.
İzleyiniz. Ve yazarlara daha iyi davranınız. Onları bilinçaltınızın boş
alanlarını kaşıyacak bir tüy parçası, size yaşam güvencesi veren adam veya
kadınlarla evlenmeden önce esrarengiz ve bohem kaçamaklar yaşayacağınız bir
liman, romantik ortamların aranan isimleri ya da ortamın delisi yerine
koymayınız. Çünkü kim olursanız, mesleğiniz ne olursa olsun, kelimelerin gücü
altından kalkamazsınız. Er ya da geç…
1987, Ankara. Türk Dili ve Edebiyatı lisansı, Yeni Türk Edebiyatı yüksek lisansı... KalemKahveKlavye'nin kurucusu. Evli ve iki kedi babası...Bazı kitaplar yazdı: Kadran Kadraj (2015), Kaosun Kalbi (2020), Yeraltı Kütüphanesi (2020), Gecenin Kıyısından Gelen Suratsız ve Yaşlı Kuzgun: Edgar Allan Poe (2020)
Yorum 2

Cevapla

15 49.0138 8.38624 arrow 0 bullet 0 4000 1 0 horizontal https://kalemkahveklavye.com 300 4000 1