theme-sticky-logo-alt
img-alt
img-alt
img-alt
img-alt

“Şehristan Rivayetleri” Yazarı Serhat Poyraz ile Röportaj | Tuna Bahar

13 Mart 2013
1342 Okunma

Son dönem yerli yazarlar arasında dili ve üslubu ile sıyrılan Serhat Poyraz ile ilk romanı “Şehristan Rivayetleri“, yazarlığı, kişiliği, fikirleri, hayatı üzerine Kalem Kahve Klavye blog yazarlarından Tuna Bahar tarafından yapılan röportajı, başlangıçta Elfaz dergisi için yapıldıysa da derginin geciken yayınlanma tarihi nedeniyle blog üzerinden yayınlamaya karar verdik.

İlk şunu sorayım: Muhteşem ilk romanın “Şehristan Rivayetleri” Haziran 2012’de, önemli yayınevlerimizden biri olan Kırmızı Kedi ‘den çıktı. Romanın çıkışından bu yana ne gibi yorumlar ya da tepkiler aldın?
Bir okuyucu olarak romanımı ‘Muhteşem’ diye tanımlamış olmanız beni çok sevindirdi, fakat gerçek şu ki henüz yolun çok başındayım, o raddede bir takdiri hak edecek eseri ortaya koyabildiğime inanmıyorum. Umarım bu övgüye layık romanlar kaleme alabilirim.
Romanım okuyuculara sunulalı yaklaşık 7 aylık bir süre geçti. Genellikle yorumlar olumluydu. Aslında okuyabildiğim kadarıyla çoğu öncelikli olarak şaşkınlıklarını ifade etti. Romanın dili ve tavrı ile yaşımı bağdaştıramayanlar çoğunluktaydı. Birkaç kitap ekinde ve blogda harikulade incelemeler okudum. Bunlar gerçekten insanı bir sonraki romanı için motive eden yazılardı. Bunun dışında tepki olarak addedebileceğim tek şey romanda bir kadın karakter olmayışının dillendirilmesiydi. Romanın olumsuz yönlerinden biri olduğuna katılmasam da, tüm görüşlere saygı duyuyorum.
“Şehristan Rivayetleri”nde günümüz İstanbul’unu değil, Kostantiniye ‘yi yazıyorsun. O dönemin şehrini yazarken ve dilini kullanırken ne gibi zorluklarla karşılaştın?
Dili oluşturmak ve kelime seçmek kanımca en zorlu süreçti. Eskiden beri pek fazla bilinmeyen ve kullanılmayan kelimeler üzerine özel bir ilgim vardır, hatta bunları hâlâ bir defterde topluyorum. İkinci romanımı yazmaya karar verdiğimde bu kelimelerle iyi bir dil yaratabileceğime inandım ve mümkün olduğu kadar iyi hale getirmeye çalıştım. Bunun dışında bu tip bir romanı, hayatın karmaşası içinde yazabilmek başlı başına zorlu bir iş gerçekten.
Bildiğim kadarıyla romanı 19 yaşında yazmaya başlayıp 23 yaşında bitirmişsin. 27 yaşında da yayımlatabilmişsin. Bu süreci kısaca anlatır mısın? Pes ettiğin ve vazgeçtiğin anlar oldu mu mesela?
18 yaşımdayken 5 aylık bir süre zarfında ilk romanımı kaleme aldım, fakat üslup ile hikaye beni pek tatmin etmediğinden ötürü yayınlatmadım. Daha sonraki süreçte kısa hikaye yazmaya devam ettim. Bir gün bir çizer arkadaşım eski zamanda geçen bir İstanbul öykümden oldukça etkilendiğini ifade etti. Hatta çizgi romanını çizmeyi teklif etti. Birkaç nedenden ötürü biz o projeyi gerçekleştiremedik. Ben de romanını yazmaya karar verdim. Aslında Şehristan Rivayetleri’nin ilk bölümünü benim yazdığım o kısa hikaye oluşturdu. Romanı yazmaya devam ederken nasıl yayınlatabileceğim hakkında fikir sahibi olmak adına telif hakları ve yayınevleri hakkında bilgi topladım. 4 senelik yazım sürecinin ardından aralıklarla birkaç büyük yayıncıya kitabımı teslim ettim. Kimisi içinde manipülatif öğeler, kimisi seks ve kimisi de içinde aşk olmadığından dolayı çok satmayacağını söyleyerek
yayınlamayı reddetti. 2011 senesinde büyük bir yayıneviyle tam anlaşıyordum ki editörüm işten çıkarıldı. Kitap da öylece kaldı. Bu noktada şanssızlığıma hayıflanıp pes etmeyi çok düşündüm. Bu yüzden de yayınlatma serüvenine ara verdim.
Daha sonra bir gün Kadıköy’deki bir kitapçıdan José Saramago ’nun Kabil kitabını aldım. Kitabı yayınlayan yayınevi ilgimi çektiğinden olsa gerek yayınladıkları diğer kitapları merak ettim. Araştırmamın ardından yayınladıkları hoşuma gitti. Sonrasında yayınevine roman dosyasını teslim etme kararı aldım, çok geçmeden de teslim ettim. Sevgili İlknur Özdemir 2 ay sonra kitabı yayınlamak istediğini belirtti, ardından kısa bir süre sonra kitap basıldı. Tabii yeri gelmişken söylemem gerekir ki, benim gibi genç bir yazara güvenip kitabı basma kararı alan İlknur Özdemir’e, editörüm Utku Kavasoğlu’na, o nefis kapağı tasarlayan Ayşe Nur Ataysoy’a, kitabı basıma hazırlayan Yeşim Ercan Aydın’a ve sayamadığım diğer Kırmızı Kedi çalışanlarına tekrar teşekkür ederim.
Romanın tarzı ve üslubun gereği Osmanlı Türkçesi ’ni ağırlıklı olarak kullanıyorsun ve bunu doğru bir şekilde yapıyorsun. Osmanlıca ’ya bu kadar hâkim olmanı sağlayan nedir?
Aslında kitapta kullanılan dil Osmanlıca değil. Fakat öyle olduğunu düşündürecek ve o havaya sokacak kadar, Osmanlıca metinlerde yer alan Arapça ve Farsça kelimeler ile artık pek fazla kullanılmayan eski Türkçe kelimelerle zenginleştirilmiş karma bir dil olarak tanımlayabiliriz. Bu yüzden Osmanlıca ’ya hâkim olmam gibi bir durumdan söz edemeyiz. Bu fazlaca iddialı olur.
Roman dilin olarak Arapça ve Farsça veya daha net bir söyleyişle Osmanlıca asıllı kelimeler kullanıyorsun. Peki eserlerde, günlük hayatta bu tür kelimeleri kullanmak sakıncalı mı sence veya ne derece sakıncalı?
Herhangi bir sakıncası olduğu kanaatinde değilim.

Senin aynı zamanda “Maskara” grubunun bas gitaristi olduğunu biliyoruz. Çaldığın müzikle, yazdığın metinleri hangi noktada birleştiriyorsun?

Aslında herhangi bir noktada birleşmiyorlar. Söz yazma konusunda pek fazla iddialı değilim. Zaman zaman sözlerin yazımı konusuna yardımcı oluyorum, asıl işim bas gitarımla güzel melodiler yaratmak. Albümlerimizdeki şarkıların konuları genellikle günlük hayat ile ilgili olduğu için pek de edebiyat ile birleşmesine gerek kalmıyor. Emre (Vokal) ve Burak (Gitar) bunu gayet iyi beceriyorlar.
Yazma ritüelini kısaca anlatır mısın? Örneğin; hangi ortamda, hangi materyallerle, hangi müzikle, nasıl bir coğrafyada yazmayı tercih ettiğin…
Yazmak için belli bir sistemim yok. O an yazma isteği duyuyorum ve yazıyorum. O istek yoksa zorlamıyorum. En baştan beri bu böyleydi. Zorladığım zaman kaleme aldığım metni daha sonra okuduğumda gerçekten de o sıkıntının metne yansımış olduğunu fark ediyorum. İstanbul’u ve yaşadığım semti seviyorum. Odamda yalnız başıma kalmak benim için ideal ortam, diyebilirim.
Türk Edebiyatı ve Dünya Edebiyatı ‘ndan sevdiğin yazarları bizimle de paylaşır mısın? Ve tek cümleyle neden o yazarlar olduğunu da söyler misin?
Amin Maalouf, Jack London, Robert A. Heinlein, Franz Kafka, J. R. R. Tolkien, Trevanian, José Saramago, Gabriel Marquez, Oğuz Atay, Yaşar Kemal, İhsan Oktay Anar, Reşad Ekrem Koçu, Fyodor Dostoyevski ve Aleksandr Soljenitsin ilk aklıma gelenler. Hepsinin ortak bir noktasını yakalamak zor. Kimisinin ‘tekinsiz’e yönelişi, kimisinin bir karakteri ele alış tarzı, kimisinin dili ve kimisinin de hayal gücü beni etkilemiştir. Sayamadığım pek çok yazar var elbette.
Romanının konusu ve kullandığın dil gereği yurt dışındaki okurlar için aslında çok iyi bir seçeneksin. Kitabının yabancı dillere çevrilmesi konusunda herhangi bir adım var mı? Türkiye’den ya da yurt dışından herhangi bir telif hakları ajansıyla çalışıyor musun?
Evet, geçenlerde Kalem Ajans, kitaplarımı yurt dışında tanıtmak için benimle temasa geçti.  Karşılıklı görüştük ve sonunda sözleşme imzaladık. Mevcuttaki tek kitabımın çeviri için çok da elverişli olduğunu düşünmediğimden (en azından çevrildiğinde aynı etkiyi bırakmayacağını varsaydığımdan) herhangi bir adım atmadım. Zaman ne gösterir, bilemiyorum.
Yazarlıkta gelmek istediğin bir nokta var mı? Almak istediğin ödüller; IMPAC Dublin, Man Booker, Nobel… var mı mesela?
Yazarlıktaki tek hedefim daha çok roman yazabilmek, sözün güzelliğini devam ettirebilmek. Açıkçası ödül alma güdüsüyle yazarlık yapmıyorum. Herhangi bir ödülü de hedeflemiyorum.
“Yazmazsam çıldırırım” mı dersin yoksa gün gelip yazmaktan tamamen vazgeçebilir misin? Duymuşsundur, benim de çok sevdiğim bir yazar olan Philip Roth geçen günlerde yazmayı bıraktığını açıkladı…
Tamamen vazgeçebileceğimi düşünmüyorum. Yazma heyecanını duyduğum an yazmaya başladığım için sadece bu heyecanı kaybettiğimde ara verebileceğimi söyleyebilirim.

Şehristan Rivayetleri“ndeki karakterler genç bir yazardan beklenmeyecek kadar “sahici”. Özellikle Yavuz Ali… Yavuz Ali’nin hem hocası Penyücek’le olan ilişkisi, hem de ipten kurtardığı Ali Cengiz’le olan ilişkisi hayat dersi niteliğinde… Bu karakterleri yaratırken kimlerden etkilendin?

Doğrudan etkilendiğim birileri yok. Sadece Macit’i kendimle çok az da olsa özdeşleştiririm. Macit’in bendeki yeri farklıdır, onun hakkında yazarken büyük keyif alıyorum. Onun maceralarını yazarken sanki akşam beraber meyhaneye gitmişiz de, o bana başından geçen tuhaf hadiseleri anlatmış gibi hissediyorum. Bazı karakterleri romanın başındayken bu kadar etraflıca tasarlamıyorsunuz tabii. Siz yazarken o geliyor ve kendisini tanıtıyor. Bir süre sonra da kendisi bizzat bilgisayarın başına geçiyor, hikayesini kendi yazıyor. Yazar olarak bu duruma müdahale edemiyorsunuz.
Yeni romanınla ilgili bize tüyo verebilir misin? Bir sonraki roman için bizi bu kadar bekletmezsin umarım…
2013’ün son aylarına doğru teslim etmeyi planladığım bir roman var. Konusunu izah etmek oldukça uzun olacağından dolayı hiç bahsetmemenin okura saygı açısından daha doğru olacağını düşünüyorum. Fakat daha önce birkaç röportajda belirttiğim gibi meddahlık konusu o romanda yer alacak. Pek de bilinmeyen meddahlık konusuna özel ilgi duyduğum  rahatlıkla söyleyebilirim.
Çok teşekkürler, ben soruları hazırlarken çok keyif aldım, umarım sen de cevaplarken keyif almışsındır… 
İlgi, alaka ve keyifli sorularınız için ben de size teşekkür ederim.

Tüm Tuna Bahar Yazıları

Yorum 0

    Cevapla

    15 49.0138 8.38624 arrow 0 bullet 0 4000 1 0 horizontal https://kalemkahveklavye.com 300 4000 1