Nancy ve Morrisey’e…
Sanırım gölgeliklere ihtiyacı olan dondurma kalplerle oturup içmenin anlamsızlığını kavrayamadım. Bunun yerine çölde serap biçtim. Bir mucize yaklaşırken çoğalan mavi kaygılar gibi bir iki atımlık bir şeydi kaybedişim. Bir iki atımlık vodka. Bir iki atımlık raks. Bir iki atımlık kan pıhtısı.
Yürürken düşünemem. Yürürken içdenizimi sana doğru bükemem.Yürürken doğruları söyleyemem. Bu oyunun bütün başrolleri dolu. Yan rolleri dolu. Payıma düşen mikrofonu taşımak. Bu da iyidir. Çünkü ses iyidir.
Çünkü ses bir gölgeyi biçimlendirmese de titretir.Gölgeyi titreten gölge değildir. Beden değildir. Ateş ve sanrıdır. Korku ve egodur. Tan ısısı ve ıslıktır. Her şeyi ikinci kez denediğini duydum; ben hariç. Beni hiç parçalamadın. Taşa monteli ellerimi, ayaklarımı ve kafamı hiç cilalamadın. Bisiklete bindirmedin.
Çay içirmedin. Göz çiçeği vermedin. Sevgi yedirmedin. Ben de durdum ama öylesine. Öylesine bekledim ışığını. Öylesine bekledim düşürdüğün yanlarını. Öylesine oturdum sahiline. Kocaman bir ağaç çizdim kuma. Öylesine sallandırdım kendimi kum ağacın en cılız dalında.









