Güneş Altunkaş, Destek Yayınları‘ndan çıkan beşinci romanı Yedi Günlük Sessizlik’te okuru yüksek sesle bağırmadan sarsan bir anlatı kuruyor. Gürültü çağında geçen bu hikâye, sesini yükseltenlerin değil susanların, konuşanların değil dinleyenlerin dünyasına açılıyor. Roman, hem bireysel bir yas anlatısı hem de dijital çağın görünmez yalnızlıklarına dair güçlü bir toplumsal yüzleşme sunuyor.
Romanın merkezinde yer alan Cem, annesini kaybetmiş, babasıyla sağlıksız bir ilişki içinde büyümüş, üniversite sınavına hazırlanan genç bir karakter. Ancak roman, yalnızca bir gencin büyüme hikâyesi değil; aynı zamanda iletişimsizlik, ihmal, şiddet ve sevgisizlikle örülmüş aile yapılarının çocuklar üzerindeki kalıcı izlerini görünür kılıyor. Cem’in annesi Gül’ün işitme ve konuşma engelli oluşu, romandaki “sessizlik” temasını yalnızca metaforik değil, bedensel ve yaşamsal bir düzleme de taşıyor. Sessizlik bir eksiklik değil; aksine en güçlü anlatı araçlarından biri hâline geliyor.
Altunkaş’ın önceki romanlarında da izini sürebileceğimiz toplumsal duyarlılık, bu kitapta daha olgun ve derinlikli bir anlatımla karşımıza çıkıyor. Yazar, dördüncü kitabında anlatı dilini sadeleştirirken meselelerini keskinleştiriyor; okuru yönlendirmek yerine düşünmeye davet eden bir yapı kuruyor.
Romanı dikkat çekici kılan unsurlardan biri, dijital çağ eleştirisini didaktik bir yerden kurmaması. Sosyal medya bağımlılığı, çevrimiçi olma hâli ve görünürlük arzusu; karakterlerin gündelik hayatına sızmış, doğal akışı içinde okurun karşısına çıkıyor. Cem’in arkadaş grubuyla birlikte giriştiği “yedi günlük dijital sessizlik” meydan okuması, romanın adını taşıyan bu süreyi sembolik bir arınma ve yüzleşme alanına dönüştürüyor. Ancak bu sessizlik, herkes için aynı anlamı taşımıyor; kimileri için yoksunluk, kimileri için huzur, kimileri içinse kaçınılmaz bir iç hesaplaşma anlamına geliyor.

Roman boyunca “birlikte ama yalnız” olma hâli sıkça karşımıza çıkıyor. Aynı mekânda bulunan, aynı masada oturan, aynı parkta buluşan gençlerin birbirleriyle gerçek bir temas kuramaması, çağın en belirgin ruh hâllerinden biri olarak resmediliyor.
Baba figürü Şebap ise romanın sert ve rahatsız edici yüzünü temsil ediyor. Güç, para ve otorite üzerinden kurulan bu karakter, aile içi şiddetin yalnızca fiziksel değil, psikolojik ve duygusal boyutlarını da görünür kılıyor. Yazar, Şebap karakteri aracılığıyla “ev” kavramını sorguluyor; ev, bu romanda bir sığınak değil, travmanın üretildiği bir alan olarak karşımıza çıkıyor.
Anlatı dili açısından sade ve kontrollü bir çizgide ilerleyen roman, sessizliğin içindeki sesi duyurmayı başarıyor; okuru yüksek sesle çağırmadan, ama uzun süre etkisinden çıkılamayan sorularla baş başa bırakıyor.









