theme-sticky-logo-alt
img-alt
img-alt
img-alt
img-alt

Murat Gülsoy’un “Gölgeler ve Hayaller Şehrinde” Kitabının Düşündürdükleri ve Beşir Fuad | Koray Sarıdoğan

28 Haziran 2014
Doğu ile Batı arasında, bugün halen sürmekte olan kimlik bunalımının ilk tohumlarından birisi de Tanzimat’tı elbet. Çağlardır cahil bırakılmış/kalmış halk, ne olup biteceğini tepeden inme komutlardan beklerken üst üste gelen meşrutiyetler, Cumhuriyet’ler, ihtilaller, muhtıralar, seçimler ve diğer pek çok “tepeden inme” kararlar, toplumsal travmalar yarattığı gibi bireylerin de akıl ve ruh sağlığını bozmuş oldu tabii.  
Bireylerin travmalarını tamamen siyasi ve sosyal sorunlara bağlamak gerçekçi olmamakla birlikte onlardan bütünüyle soyutlayamayız da. İşte, Murat Gülsoy’un Can Yayınları etiketiyle çıkan “Gölgeler ve Hayaller Şehrinde” romanı tam da bu süreçte ve bu noktada, bize ihtiyacımız olan hikayeyi veriyor. Bize Meşrutiyet döneminden bir kesit sunarken  döneminin orta yerinde yer almasına rağmen kenara itilmiş olan gerçek kişilerin hayatını da anlatıyor.
Kahramanımız Fuat; Fransa’da yaşayan, anneden Fransız, babadan Türk bir gazeteci. Meşrutiyet’in ilanını yakından gözlemek için gazetesi tarafından İstanbul’a görevli gönderiliyor. Tüm bunları, arkadaşı Alex’e yazdığı ve roman boyunca devam edecek olan mektuplardan öğreniyoruz. Fuat, çocukluğunun İstanbul’undan, Kuzguncuk’undan ayrılmış olmasını bir şekilde kanıksamışsa da nereye ait olduğu sorunu İstanbul’a gelmesiyle birlikte hortluyor yeniden. Romanın büyüsünü bozacak bir ipucu olmadığı için Fuat’ın, Beşir Fuad’ın oğlu olduğunu söylemekte sakınca görmüyorum. Fuat, kimlik ve geçmiş arayışını, babasının izini sürerek devam ettiriyor.
Burada kitaba bir ara verip Beşir Fuad’tan biraz bahsedelim. Malum, sayısız toplumsal hastalığımızdan birisi de ilahlaştırma çabamız. Yüzlerce yıldır şu veya bu sebeplerden ötürü adeta genleşmiş olan aşağılık kompleksimiz, kişileri yüceltmekten, ilahlaştırmaktan alıkoyamadı bizi. İşin içinde bir de hakim ideolojilerin kendine yakın olanları öne çıkarmak isteği olunca, edebiyat tarihinde de karşımıza büyük edebiyatçı diye
çıkarılan insanlardan kafamızı çevirip öte yandakileri göremedik.

Beşir Fuad, bu anlamda en talihsiz ve en kenara itilmiş olanlardan. Onun hakkında fikir edinmek istediğinizde “Türk edebiyatının ilk pozitivisti” ve “kendi intiharını kaleme aldı” gibi anahtar kelimelerle karşılaşırsınız. Annesinden kalan delirme korkusu, düzensiz aile ve metres hayatı gibi sebeplerin yanında, onu intihara sürükleyen sebepler
arasında hep “materyalizm illeti” de dillendirilir. Materyalist, dolayısıyla ateist bir yazar olduğu için de ona acınır, ah vah edilir ve kurban yerine konulur.

Yakın dostu Ahmet Mithat Efendi de, bir dönem materyalizm konusuna eğilmiş, hatta biraz meyletmiş de olsa İslâmiyet algısını terk etmemiştir. Bu konulara yoğunlaşan yazıların ağırlıkta olduğu Dağarcık dergisi, “din aleyhtarlığı” yaptığı gerekçesiyle önce Basiret gazetesince eleştirilmiş, daha sonra da hükümet tarafından kapatılmıştı. Bir süre sonra Ahmet Mithat da Namık Kemal ve Ebüzziya Tevfik ile birlikte sürgün
edildi. Rodos’ta geçen üç yılın ardından İstanbul’a dönen Ahmet Mithat, eskiden Batı’dan edindiği bilimsel bilgileri Doğu’nun manevi algısıyla sentezlemeye çalışmasına rağmen çok da sıcak bakmadığı materyalizme karşı artol sert bir tavır takınmış, hatta cephe almıştır. Bunda, Abdülhamit rejimiyle arasını iyi tutma çabası ve sürgünden dili yanmış olmasının da katkısı var kuşkusuz ancak bir diğer sebep de Beşir Fuad’ın intiharıdır.
Beşir Fuad’ın intihar etmesi, intihar ederken son anlarını kaleme alması ve cesedini de kadavra olarak kullanılmak üzere tıbbiyeye bağışlaması, bu olaydan son derece sarsılan Ahmet Mithat’a göre tamamen “materyalizm illetinden” ötürüdür. Beşir Fuad’ın ölümünden 5 yıl sonra, 1892’de yazdığı “Ben Neyim?” adlı materyalizme eleştirisi kitabında, materyalistleri “Hayvanâtta birer hiss-i hayvânî var. Birer vazîfe-i hayvanîye var. Onlarda bunlar dahi yok[1] diyerek çok ağır ifadelerle topa tutar.
Materyalist olmayan biri olarak soruyorum: Bir yanda Beşir Fuad’ın asker olduğu dönemde yaşadığı savaşlar, bir yanda ailevi çatlaklar, annesinin hastalığı, bir çocuğunun ölümü, düzensiz evlilikleri, diğer yanda ise inandığı felsefi fikirler varken; muhafazakar algıdan kopamayan iktidarlar ve bireyler silsilesi göz önüne alındığında; saf bir kurban, uyumsuz bir birey, marjinal fikirleri olan bir yazar olarak ötekileştirilmesi, bilinçli bir servis edilmeden başka ne olabilir? Oysa az sayıda eserine, kullandığı ifadelere bakıldığında, bir şeylere kurban gidemeyecek kadar akıl ve bilinç sahibi olduğu anlaşılıyor. İntiharı sırasında yazdığı şu cümleler, bugünün deyimiyle nasıl bir “farkındalık” içinde olduğunu hissetiriyor örneğin:
“Şairler söz ile pek çok kahramanlık satarlar; fakat fiiliyata gelince, böyle bir metanet göstereceklerinden pek emin değilim. Çünkü şu intihar, beyne bir tabanca sıkmak, kendini asmak veya suya atılmak gibi değildir. Onlara bir kere teşebbüs edilince, onu menetmek ihtiyari elden gider.”

Daha önce yazdığım Beşir Fuad yazısında da dile getirdiğim gibi, intihara övgü, ölümü yüceltme gibi bir amacım olduğu düşünülmesin. Burada; bir yandan devletlerin yarattığı toplumsal travmaları, bir yandan toplum denilen emniyete düşkün insanlar kalabalığının, kendilerinden olmayanı nasıl ötekileştirdiğini, tarihi bir figür üzerinden göstermek amacım. YÖK’ün tez indeksine girdiğinizde karşınıza Mehmet Âkif ile ilgili yüzlerce çalışma çıkarken Beşir Fuad’la ilgili üç çalışmanın olması, onun eserlerinin sayıca azlığından veya sığlığından değil, onun bir kenara atılmış olmasından. Bu durum, kadavra olarak kullanılması vasiyetinin bile yerine getirilmeyişinden başlıyor.

Yeniden Murat Gülsoy’un romanına geldiğimizde; oğul ve baba Fuat’lar arasında, Doğu ile Batı, madde ve ruh, birey ve toplum arasında olup biten çatışmaları, karmaşaları, usta bir kalemin izinde okuyabiliyoruz. Beşir Fuad’ın oğlu olan Fuat’ın Doğu ile Batı arasında kalmışlığı, bize aslında bir kahraman üzerinden, topyekün Türkiye’nin arada kalmışlığını anlatıyor. Ne yapsa, nereye göre yapsa yine de ait olamayışı, bocalaması, nereye gitse arkada bıraktıkları tarafından dışlanması, bu toprakların yüzlerce yıllık kaderi.

Üstelik kadere ne kadar ruhani bir anlam yükleseniz de, Beşir Fuad’a annesinden, oğul Fuat’a ise babasından kalan delirme korkusu, kaderin kalıtımsal bir tarafı olduğunu yadsımamızı da engelliyor. Fuat, tıpkı köksüzlük, inançsızlık, kimlik arayışı, varoluş sorgusu gibi, kadınlar ve aşklar arasında kalışıyla da babasının karakterini, dolayısıyla kaderini genlerinde taşıdığını hissettiriyor. Bir yerden sonra iki kuşağın Fuat’ı arasındaki kronolojik sınırlar saydamlaşıyor, yok oluyor sanki. Yarı Fransız olarak büyüyen Fuat’ın
şu cümleleri, arada kalmışlığın sayısız güzel ifadesinden biri:
“Muhtemelen Marcel kendini kilisede korkuyla dua eden ama yine de katliamdan kurtulamayan Hıristiyanlara yakın hissediyordu, acaba beni de kapıları kırarak mabedin kutsallığına tecavüz eden barbar atalarıma mı benzetiyordu… Onca tahsilime rağmen yine de sizlerden biri olmadığımı fark ediyordum, bir defa daha, yine, yine, yine… O anda üzerimdeki elbiselerden, saçımdan, sakalımdan, şapkamdan utandım. Gemilerde miçoluk yaptırılan üniforma giydirilmiş maymunlardan ne
farkım vardı ki?”[2]


Murat Gülsoy, azınlıkların uğradığı haksızlıkları, Meşrutiyet döneminin siyasi atmosferine başarıyla yedirmiş. Osmanlı’da Fransız bir annenin oğlu olarak, Rumlara yapılan zulümleri anlatırken, bu sefer de Avrupa’da Türk bir babanın oğlu olmanın çilesini anlatıyor. Bu tarafsız yaklaşım, Gülsoy’un teknik ustalığını da öne çıkarıyor:
“Fiziksel olarak çirkin ve iğrenç değildim ama yine de yarı Türk olduğumu öğrenen çocukların yüzünde beliren tiksinti quasi [çeyrek] olmasada kendimi semimodo [yarım] olarak hissetmeme sebep olurdu. Bir tek sen bunu içtenlikle mesele etmezdin; çünkü sen Alex, aydınlanmanın hakiki çocuklarındansın.”[3]

Burada sayılamayacak kadar farklı açılardan, otuz yıllık istibdat döneminin sonundan yakalayarak öncesiyle
birlikte anlatılan toplumsal olaylar, buraya kadar bahsettiğim tüm bireysel hezeyanların ötesinde, Türkiye’nin aynı hatalar çemberini farklı dönemlerde ama aynı biçimlerde yaşadığını hissettiriyor okuyucuya. Hatta yer yer, hissettirmekten öteye geçip yüzüne vuruyor okuyanın. Daha kitabın ortalarında “Hiçbir şey değişmiyor bu topraklarda” dedirtiyor:
“Geçenlerde sokakta yürüyen kadınlara saldırdı bir grup, Müslüman kadın evinden çıkmamalı onlara göre. […] Fatih semtinden bir hoca, Kör Ali adında bir adam halkı da peşine takıp Yıldız Sarayı’na kadar gitmiş. Her yer çalkalandı, ‘Meyhaneler kapanmalı, resim çektirmek, tiyatro yasaklanmalı, Müslüman kadınlar sokağa çıkmamalı’ diye ortalığı ayağa kaldırmış.
[…] Bir de linç oldu geçenlerde! Rum bir adamla Müslüman bir kadının ilişkisi büyük olay oldu. Aileler karakola düştüler. Karakolu basan halk da Rum genci linç etmeye çalıştı. İşin en hazin tarafı polislerin, askerlerin halkı durdurmak için bir şey yapmaması.”[4]

Öte yanda, Gölgeler ve Hayaller Şehrinde’yi tarihi bir roman yapan unsurların kurguya yedirilişi gözden kaçmıyor. Bize Beşir Fuad ile oğul Fuat anlatılırken vaktiyle babasının Avrupa’ya kaçırdığı Prens Sabahattin’den Abdülhamit rejiimine, Sultan Murat’ın delirmesinden 1908 Messina depremine kadar dönemin siyasi figürlerini ve küresel olaylarını da sunuyor yazar. Ahmet Mithat Efendi’nin de bir yerde karşımıza çıkması kadar, kronolojik olarak yakalamamasına rağmen Tanpınar’ın “Hamdi Bey” olarak, kendi kaleminden çok sonraları çıkacak bir cümleyle ve en ünlü fotoğraflarından biriyle yer alması ise konuyu az çok bilen okur için sevimli bir göz kırpma olmuş:

Neyse ki Hamdi Bey beni bu halden kurtardı. Kucağındaki kara kediyi
okşayarak teskin eden bir sesle konuşuyordu. 
‘Çok değerli bir filozoftu babanız. Ona çok haksızlık ettiler. Bir bilim mistiğiydi. Onu hiç anlamadılar. Vasiyetine bile saygı göstermediler.’ [5]

Murat Gülsoy’un kurgu ile dil paralelliğini göstermedeki ustalığı malum. Bu romanda da, bu açıdan en dikkatimi çeken nokta, romanın daha çok toplumsal olaylarla çerçevelendiği ilk yarısındaki yavaş akan, durgun dile karşılık, Fuat’ın geçmişini ve kendisini görmeye başlayıp içine döndüğü ikinci yarısındaki hızlandırılmış, hatta mistik ve fantastik anlatımla süslenmiş bir dilin seçilmesi. Toplumsal gelişmelere kuş
bakışı, sakin bir uçuşla bakan okur, romanın sonuna doğru aşağı düşmeye, hatta dibe doğru inmeye başlıyor ki “Gölgeler ve Hayaller Şehrinde”yi başarılı kılan birçok sebepten sadece biri bu.Derinlemesine bir incelemeyle romana yedirilmiş olan çok sayıda sanat eseri, siyasi olay ve sosyal gözlemler gibi metinlerarasılık unsurlarına rastlanabilir ancak bu çok daha akademik bir incelemenin konusu.

Standart okuma eylemi kadar özellikle akademilerin edebiyat ve tarih bölümlerindeki akademisyen ve
adaylarının, hem siyasi ve edebi tarih, hem de yazma yöntemleri açısından okunması gerektiğine  inanıyorum bu kitabın.

[1]
Ahmet Mithat, “Ben Neyim-Hikmet-i Maddiyeye Müdafaa”, Çev.Özlem Fedai, Şûle
Yayınları, Temmuz 2009
[2]
Murat Gülsoy, Gölgeler ve Hayaller Şehrinde, Can Yayınları, İstanbul 2014, s.93
[3]
a.g.e., s.201
[4]
a.g.e., s.145
[5]
a.g.e., s.210

1987, Ankara. Türk Dili ve Edebiyatı lisansı, Yeni Türk Edebiyatı yüksek lisansı... KalemKahveKlavye'nin kurucusu. Evli ve iki kedi babası...Bazı kitaplar yazdı: Kadran Kadraj (2015), Kaosun Kalbi (2020), Yeraltı Kütüphanesi (2020), Gecenin Kıyısından Gelen Suratsız ve Yaşlı Kuzgun: Edgar Allan Poe (2020)
Yorum 1

    Cevapla

    15 49.0138 8.38624 arrow 0 bullet 0 4000 1 0 horizontal https://kalemkahveklavye.com 300 4000 1