Rachid Benzine’in kısa ama yoğun romanı Gazze’nin Son Kitapçısı Beyaz Baykuş Yayınları‘ndan Ozan Kırıcı çevirisiyle yayımlandı.
Rachid Benzine’in romanı Gazze’nin Son Kitapçısı, savaş edebiyatının sıkça düştüğü iki tuzaktan özellikle kaçınıyor: ajitasyon ve uzaktan bakma kolaycılığı. Roman, Gazze’yi bir haber başlığı, bir istatistik ya da soyut bir “çatışma alanı” olarak değil; hafızası olan, sesleri, ritimleri ve suskunlukları bulunan canlı bir mekân olarak kuruyor. Merkezine ise silahı, sloganı ya da siyasi gücü olmayan bir direniş biçimini yerleştiriyor: Kitapları.
Anlatı, Fransız fotoğrafçı Julien’in Gazze’de geçirdiği sıradan bir günle açılıyor. Bu “sıradanlık” vurgusu bilinçli bir tercih gibi duruyor; çünkü Benzine, olağanüstü olanı olağan bir akış içinde anlatmayı seçiyor. Yıkımın, bombardımanın ve ölümün gündelikleştiği bir şehirde, bir kitabevinin açık olması hem doğal hem de son derece sarsıcı bir anlam taşıyor. Julien’in yolu, yaşlı kitapçı Nebil El Cebir’le kesiştiğinde romanın asıl sesi belirginleşiyor. Nebil, fotoğraf çekilmesine izin vermeden önce bir koşul koyuyor: Önce bir hikâyenin anlatılması… Çünkü bu romanda görüntüye derinlik kazandıran şey, kelimeler.
Gazze’de Kitap Satmak Değil, Hatırlamak
Nebil’in dükkânı bir ticaret mekânı gibi işlemiyor. Kitaplar burada alınıp satılan nesnelerden çok, sürgünün, kaybın ve parçalanmış hayatların taşıyıcısı hâline geliyor. Nebil’in anlattıkları, 1948’den bugüne uzanan Filistin deneyimini kişisel bir hafıza hattı üzerinden görünür kılıyor: Nakba, mültecilik, kamplar, hapis, siyasi umutlar ve hayal kırıklıkları, kuşaktan kuşağa aktarılanlar…
Roman, Filistin soykırımı tartışmasına doğrudan kavramsal bir çerçeve çizmiyor; ancak anlatılan yaşam sürekliliği, yok edilmek istenen bir halkın belleğinin nasıl ayakta kaldığını güçlü biçimde hissettiriyor. Gazze burada yalnızca bombalanan bir coğrafya olarak görünmüyor; aynı zamanda anlatılan, aktarılan ve korunmaya çalışılan bir hafıza mekânına dönüşüyor.
Benzine’in dili sade ve ölçülü ilerliyor. Büyük cümleler kurmaktan özellikle kaçınıyor. Çay bardakları, sokak sesleri, yıkıntılar arasındaki pazarlar, çocukların oyunları metnin içine sessizce sızıyor. Bu ayrıntılar, Gazze’yi dramatik bir arka plan olmaktan çıkarıp yaşayan bir şehir hâline getiriyor. Roman, İsrail–Filistin meselesini soyut bir politik tartışma alanı olarak değil, insan hayatının sürekliliği üzerinden ele alıyor.
Edebiyatla Direnmek
Gazze’nin Son Kitapçısı, edebiyatı bir kaçış alanı olarak değil, hayata tutunma biçimi olarak konumlandırıyor. Nebil için kitaplar gerçeklikten uzaklaşmanın değil, onunla baş edebilmenin yollarından birine dönüşüyor. Shakespeare’den Mahmud Derviş’e, Primo Levi’den tiyatro metinlerine uzanan göndermeler, kültürün hem evrensel hem de yerel bir direnç biçimi olduğunu gösteriyor. Her kitap, Nebil’in dükkânında bir yaşam hikâyesiyle yan yana duruyor.
Romanın zaman zaman ikinci kişi anlatımı kullanması, okurla metin arasındaki mesafeyi bilinçli biçimde kapatıyor. Okur, olup biteni izleyen bir tanık olmaktan çıkıyor; anlatının içine çekiliyor. Bu nedenle kitap, okuma bittikten sonra kolayca geride bırakılmıyor. Sessiz ama kalıcı bir etki yaratıyor.
Benzine’in anlatısı, Gazze’yi temsil etme iddiası taşımıyor; Gazze’de yaşayan bir insanı dikkatle dinleme çabası gösteriyor. Roman, “ne düşünmeliyiz?” sorusundan çok, “nasıl bakıyoruz?” sorusunu gündeme getiriyor. Ve cevabını da açık biçimde kuruyor: Yavaşlayarak, kelimelere kulak vererek ve insanî olanı gözden kaçırmamaya çalışarak.









