theme-sticky-logo-alt
img-alt
img-alt
img-alt
img-alt

“Düşmemek İçin Dans Etmek Zorunda Kalacaksın”* · Der Pass / Pagan Peak Üzerine Nietzsche Eşliğinde Birkaç Söz

7 Nisan 2026

Cyrill Boss ve Philipp Stennert’in yaratıcıları olduğu polisiye dizisi Der Pass / Pagan Peak üzerine…

On gündür ne tıraş oldum
Ne de yüzümü yıkadım!
Ve palto cebimde bir şişe romdan başka hiçbir şeyim yok!
Onu kahvaltı niyetine dikerim kafaya.
Sonra birinden bir sigara otlanırım,
Bir sigara, bir de bir Şilin!
Ve insanlar karşımdan gelirler,
Üzerime bir duvar gibi gelirler!
Sanki onlara doğru giden tek kişi benmişim gibi gelir bana!

Dedektif Gedeon Winter’ın yüzü ilk kez enikonu gülüyor. Keyfi yerinde, birasını içerken dinlemek ve bağırarak eşlik etmek için müdavimi olduğu bardaki müzik kutusuna para atıyor. Böylesine yalnız, karanlık ve melankolik bir şarkıdan coşku duyarken gördüğümüz bir karakteri anlatmak için onu uzun uzun konuşturmaya, hayatla ve ölümle ilgili fikirlerini diyaloglara dökmeye gerek yok. Varoluşsal yorgunluğun ve nihilizmin ete kemiğe, kirli kıyafetlere, yağlı saçlara ve bakımsız vücuda kavuşmuş hali o. Öyle ki kimileri Gedeon’un kürklü paltosu ve güneş gözlükleriyle yarattığı stilini “çürümüş bir Oscar Wilde” estetiğine benzetiyor. Katılıyorum. Bu, onun yüksek bir entelektüel derinliğe sahip olup bunu kasten bir paçavranın altına sakladığının özeti aslında. Dinlediği şarkılardan, hayatı karşılama biçiminden, yaşama sevinci duyduğu nadir anlarda müziğe ve dansa koşmasından belli…

Der Pass‘ı, uluslararası adıyla Pagan Peak ‘i, sıfır ön bilgiyle izlemeye başladığınızda bir başka Bron/Broen uyarlaması sanıp tadınız kaçabilir ama izlemeyi bırakırsanız büyük bir kayıp olur bu. Dizinin yaratıcıları Bron/Broen‘den “iki ülkenin sınırındaki cinayet” temasını bir başlangıç noktası olarak aldıklarını ifade ediyorlar ama hepsi bu kadar. Daha geniş bir perspektiften baktığınızda dizinin aslında son dönemin iyi polisiyelerinin datalarına iyi çalıştığını da görmek mümkün: Bron/Broen‘in uluslararası başarısı, True Detective‘in mistik arka planı, farklı ülkelerde denenip birçoğu iyi kotarılmış folklorik temalı gerilim ve polisiye dinamikleri bir araya getirilmiş.

Dataya böylesine yaslanan bir hikâyenin önünde sonunda yuvarlanacağını düşünebilirsiniz, ben de öyle başladım izlemeye ama üç sezonluk maceranın sonunda iyi ki vazgeçmemişim dedim…

Sınır ile Dağ, Medeni ile İlkel, Süperego ile İd
“En zalim hayvan, insandır.”

Hikâye, Alplerin sert ve karlı kayalıklarında, Avusturya-Almanya sınırının tam ortasındaki cesedin bulunmasıyla başlıyor. Cinayeti çözmekle görevli iki zıt karakteri buluşturan da bu cinayet oluyor: Bir yanda kurallara ve adalete inanan idealist Alman dedektif Ellie Stocker, diğer yanda hayatın sillesini yemiş, çelişkilerle dolu Avusturyalı Gedeon Winter.

Dizinin orijinal adı Der Pass, Almancada hem “dağ geçidi” hem de “pasaport” anlamına geliyor. İlk anlamı, dizinin eşiğine kurulduğu Alpler’e, ikincisi ise birçok bağlamda “sınır”a gönderme gibi… Uluslararası ekranlardaki adı Pagan Peak ise cinayetlerin ve katillerin, bölgenin folkloründen karakterlerden veya efsanelerden ilham almasıyla ilgili.

“Köprü” anlamındaki Bron/Broen dizisindeki “sınırlar, köprüler” metaforu Pagan Peak‘te işin içine  dağların da girmesiyle dikey bir düzleme kavuşuyor. Bu hikâyedeki “arada kalmışlık” teması artık yalnızca iki ülke, iki kültür, iki kimlik veya iyilik-kötülük arasında değil, dikey olarak da karşımıza çıkıyor: Karlı, soğuk, tekinsiz ve zorlu dağlar, “pagan” imgesinden hareketle yalnızca kadim ve gizemli olanı değil, medeniyet sandığımız ne varsa yaldızını kazıdığımızda altında çıkan şeyleri simgeliyor. Medeniyet ve ilkellik, akıl ile delilik, suç ile masumiyet, süperego ile id… Tüm bunlar, dizinin iki dedektifi arasında olduğu kadar bu ikili ile suçlular arasında ve hatta katiller ile toplum arasındaki ayrımlarda karşımıza çıkıyor.

Thomas Hobbes, doğanın bir anlamda “herkesin herkesle savaşı” olduğunu söyler ve düzen için mutlak monarşiyi önerirken, Rousseau insanı doğal haliyle iyi, medeniyeti ise yozlaştırıcı bulup, genel iradeye dayalı demokratik bir toplum sözleşmesini savunurdu. Pagan Peak dizisini bu anlamda Hobbes ile Rousseau arasında durmaksızın sallanan bir sarkaç gibi görmek mümkün.

Katilleri sadece “kötü” olarak resmetmek yerine, onları sosyal izolasyonun ve toplumsal dışlanmışlığın bir sonucu olarak ele alıyor hikâye. Yaptıkları şeyler ne kadar fena olsa da eylemi bir anlığına gözardı edip argümana baktığımızda, hepimizin kafasını bir ölçüde karıştıracak beyanları var her birinin. Bunu hem izleyiciye aktarmak hem de dramatik yapıyı güçlendirmek için Psikolog Christian Ressler karakteri de danışman olarak her vakada yer alıyor ve katillerin işlediği cinayetlerin bir tür “ritüelistik arınma” olduğunu zengin psikolojik tahlillerle anlatarak bir anlamda psikanaliz dersi veriyor. Dramatik yazıyla ilgilenenler bu kısımları “karakterizasyon” dersi olarak da alabilir.

Ellie Stocker ve Gedeon Winter
“Boşluğa uzun süre bakarsan boşluk da sana bakmaya başlar.”

Birbirleriyle çelişen hikâyeleri, dünya görüşleri, meslek tarzları olan dedektifleri bir araya getirmek bu türün temel dinamiklerinden biri, malum. The X-Files‘taki doğaüstü fenomenlere inanan/”inanmak isteyen” Fox Mulder ile dünyaya bilimin gözünden bakan pozitivist Dana Scully gibi. Bron/Broen‘deki klasik çelişkilerle dolu sade vatandaş Martin ile sosyal becerileri mesleki becerisi kadar çalışmayan Saga Noren gibi… Örnekler çoğaltılabilir.

Der Pass‘ın iki ana karakterinin bir araya geldikleri ilk sahnede bile ne kadar farklı olduklarını görebiliyoruz. Cinayet mahalline bitse de gitsek edasıyla gelmiş, renksiz, salaş Gedeon ve mesleki heyecanı gözünden okunan, renkli kar montuyla Ellie Stocker. Güler yüzlü, sempatik, uyumlu ve aydınlık yüzüyle Ellie Stocker, “Bu karakterin cinayet büroda ne işi var?” sorusunu, sadece seyirciye değil dizideki yan karakterlere de sorduran biri. Gedeon Winter ise kırışık ve bakımsız takım elbisesi, yağlı uzun saçları, derbeder haliyle polisten çok bir suçluya benziyor. Masum da değil zaten: Bir mafya ailesine bilgi sızdırdığı geçmişinden kurtulmaya çalışıyor ve ayrıca sıkı bir madde bağımlısı…

Ama Alman ketumluğu ve dizi yaratıcılarının bilinçli yaptıkları çok belli olan “klişelere dalmama” çabalarının sonucu olarak, Gedeon ne kadar karizmatik, sert ve iri yarı bir karakter olsa da onun çileden çıktığını, bürokratik prosedürleri çiğneyip şiddet ve güç gösterisi yaparak seyirciyi tatmin ettiğini neredeyse hiç görmüyoruz. Onun bürokrasiyi ve kuralları ihlal etme biçimi daha ziyade zekâ oyunlarıyla ve gizli kapaklı işlerle, mafyadaki veya basındaki yozlaşmış tiplerle yaptığı alışverişlerle gerçekleşiyor.

Böyle heybetli bir karakterin birkaç kötüye tekme tokat dalması, kalabalık bir grupla boks yapması gibi klişeler katarsise çok daha elverişli olabilirdi. Uzun felsefi cümlelerle karakteri konuşturmak veya diğer karakterlerin ağzından onu dinlemek de… Ama Gedeon karakterinin bunun yerine akıl oyunlarını ve etik dışı kestirme yolları seçmesi onu çok daha derinlikli ve sempatik bir karakter haline getiriyor.

Pagan Peak ‘i bana sonuna dek izlettiren de bu iki güçlü unsur aslında: Gedeon Winter karakterinin giyim tarzı, vücut dili ve alışıldık kalıpların dışındaki karizması, dolayısıyla Nicholas Ofczarek’in pürüzsüz performansı olmasaydı belki ikinci sezona o anki kadar hevesle geçemezdim. —Tabii bir de, her sezonda olduğu gibi ilk sezonun da sonundaki o malum sahnenin katkısını es geçemem.

İkinci unsur da, bahsettiğim gibi, “geveze” bir polisiye olmaması. Örneğin, True Detective‘in ilk sezonu benim için hâlâ tüm zamanların en iyilerindendir ama o bile kendi dinamikleri içerisinde çok konuşan, çok anlatan bir işti. Bunu çok iyi yapabildiği, doğru yerde doğru cümleleri doğru oranda kullandığı ve diğer unsurlarla kaynaştırdığı için de kusursuza yakın bir hikâyeydi. Der Pass‘ta ise konuşanlar daha ziyade katiller. Onlar medeni dünyayla, onun kurum ve kurallarıyla dertlerini anlatıyorlar. Ama ana karakterler ne hayatlarını, ne inançlarını, ne felsefelerini dile getiriyorlar.

Onları dramatik anlatının bence en iyi yöntemiyle tanıtıyorlar: Anlatarak değil göstererek, aşama aşama… Hatta asla tam olarak yeterince tanıyamıyoruz. Öyle ki, mesela Gedeon’u artık en iyi tanıdığınız anlarda bile, sözgelimi ikinci sezonun sonunda, bizi bir anda yerinizde dikleşip “Yok artık” dedirtecek kadar şaşırtıyor Gedeon. Onun derinliği de tam burada yatıyor.

Buna karşılık asıl yavaş ve köklü değişimi Ellie Stocker karakterinde izliyoruz. Gedeon’un çoktan kaybettiği inancı ve umudu Ellie henüz ve yavaş yavaş kaybediyor. Bu açıdan Ellie, dizinin başında bir anlamda  “süper ego”yu, yani toplumsal maskeyi, kuralları ve adaleti temsil eden dışadönük bir karakterken, sezonlar ilerledikçe yaşadığı travmalarla önce ego’ya, sonra id’e dönüşmeye başlıyor ve biz de onun çöküşünü adım adım izliyoruz. Psikanalitik açıdan Ellie, masumiyetin kaybının ve bastırılmış öfkenin dışavurumunun bir portresidir desek yanlış olmaz. Bu geçişi ilk planda, “sistemle baş etmek için mecburen yozlaşma” gibi okusak da Ellie karakterinin ilk sezonda yaşadıklarından ötürü geçirdiği travma sonrası stres bozukluğu ile eşzamanlı olarak insanın karanlık yanına gitgide daha yakından baktığını söyleyebiliriz. Nietzsche’nin “Bir boşluğa uzun süre bakarsan, o da sana bakmaya başlar” sözünde olduğu gibi, Ellie’nin baktığı boşluk hem ilk sezondaki travmatik deneyiminin faili Krampus katili hem de bir şekilde sürekli yollarının ve bir anlamda kaderlerinin kesiştiği Gedeon… Öyle ki Ellie’nin ilk sezondaki o güleryüzlü, sevimli halinden son sezonda artık eser kalmıyor. İkinci sezondan sonra gitgide değil bir gülümseme, yüzünde belirgin bir mimik bile görülmez hale geliyor.

Bu bakımdan Ellie’yi biraz Behzat Ç.’deki Cevdet’e benzetiyorum. Orijinal serideki dört ana karakter üzerinde (Behzat, Hayalet, Akbaba, Harun) çok durulsa da ben Cevdet’i en derinlikli karakterlerden biri olarak görürüm çünkü onun değişimini en başından izleriz. İşsiz kaldığı için memur olmak zorunda kalan bir ziraat mühendisinin idealist, işini etik ve kurallara uygun yapan bir polisten bir katile dönüşme süreci hem karakterin yazımı hem de Berke Üzrek’in oyunculuğu açısından dört dörtlüktür. Katil olduktan sonra Behzat’a sorar Cevdet: “Amirim, siz nasıl aştınız?” Behzat’ın cevabı bellidir: “Oradan aşmış gibi mi görünüyorum?”

Oradan dönüş artık yoktur. Ellie’nin dönüşümü Cevdet’inki gibi olmaz ama o da uzun süre baktığı o boşlukla, insanın kötücül ve karanlık yanıyla göz göze gelir…

SPOILER BAŞLIYOR

İdealizmden Travmaya, Masumiyetin Yitirilişi
“Umut kötülüklerin en kötüsüdür çünkü işkenceyi uzatır.”

Medeni oluşuna güvendiğimiz dünyanın, kurumların, yapıların ve insan türünün bu önlenemez çöküşünde sığınılacak hiç mi iyi bir şey yoktur? Dizinin buna cevabı, ikinci sezonda karşımıza çıkan Yela Antic karakteri… Genç, hevesli, zekâ ve sezi sahibi cinayetçi Yela, Ellie’nin ilk sezondaki halinin daha yeni kuşak, daha taze ve henüz bozulmamış bir versiyonu olarak yerini alıyor.

Gedeon “kadim ve çürümüş” olanı, Ellie “yaralı ve dönüşen” olanı temsil ederken; Yela “taze, rasyonel, kirlenmemiş” olanı temsil eder bu anlamda. Ellie onda bir ışık görür ve yeni cinayet için onu görevlendirir. Gedeon, artık hayatı ve mesleği bitti sanırken Yela’nın şevklendirmesiyle yeniden tutunur. Onda bir tür “entelektüel mirasçı” görür. Yela, Gedeon’un kabalığına ve sezgilerine modern bir zekâ ve disiplin ekler. Ne var ki tüm bu ışıltısına rağmen uzun süre hayatta kalamaz.

Onun ölümü, evet, aynı zamanda “masumiyetin ölümü”dür ama bununla da sınırlı değildir.

DER PASS II, Deutschland/ Österreich 2020, Regie Cyrill Boss und Philipp Steinert
…Text…
© Hendrik Heiden/sky studios/Wiedemann und Berg TV/epo film

Eğer Yela yaşasaydı, Ellie ve Gedeon için hem kendi içlerinde hem de birbirlerine karşı bir iyileşme şansı olabilirdi. Oysa onun kaybı, Gedeon’u üçüncü sezondaki umarsız nihilizmine iten en büyük tetikleyici, Ellie’nin lekesizliğini kaybederek başladığı düşüşündeki en büyük adımlardan biri olduğu kadar iki dostun, Ellie ile Gedeon’un arasına giren bir kan davası da olacaktır. Ellie son sezonda artık Gedeon’un peşindedir.


SPOILER BİTTİ

Yela Antic ismi de bilinçli belirlenmiş gibi: Yela, Sırp/Hırvat kökenli bir isim ve genellikle “Ladin ağacı” anlamına gelen Jela ismiyle ilişkili. Alplerin sert kışında bile yeşil kalan, dayanıklı ladin ağacı… Yela, bu dondurucu ve karanlık atmosferde “taze” ve “canlı” kalan tek şeydir. Ve ladin ağacı aynı zamanda kış ritüellerinin ve pagan geleneklerinin de merkezindeki ağaçtır.

Soyadı ise “antik/ancient” kelimesini çağrıştırır. Dizi sürekli olarak “kadim olanla modern olanın çatışmasını” işlediği için, ismi “Taze bir zihin (Yela) ama kadim bir yazgı (Antic)” gibi okunabilir desem, bilmem aşırı okuma yapmış olur muyum…

Daha da Derine…
“Ben bir ormanım ve karanlık ağaçlardan oluşan bir geceyim:
Ama karanlığımdan korkmayan kişi, servi ağaçlarımın altında güllerle dolu kıyılar bulacaktır.”

Dizi tüm bu dramatik yapıyla, hikâyenin katmanlaşması ve karakterlerin dönüşümüyle olduğu kadar çekim tarzı ve renk paletiyle de gitgide derinlere, daha da karanlığa iniyor. Her sezonda renk paleti biraz daha kararıyor. İlk sezondaki soğuk maviler ve beyazlar, son sezona gelindiğinde yerini kahverengi, gri ve koyu yeşil tonlara, daha düşük bir ışığa bırakıyor. Aynı zamanda diyalogların görece azaldığı, özellikle Gedeon’un geçmişinden, çocukluğundan kalan travmalarını kovalarken vücudunun gitgide daha da yorulduğu, neredeyse “Şunu da bitireyim, sonra ben de bitsem olur” dediği bir hale gelişini ağır tempolu, yüksek gerilimli, gerçeklikle halüsinasyonlar arasında seyreden çekimlerle izliyoruz.

Ofczarek, Gedeon karakterini inşa ediş biçimiyle ilgili verdiği bir röportajda “Yaralı Bir Hayvan” imgesi yarattığını söylemiş. Gedeon’u oynarken bir insandan ziyade “yaralı bir ayı” veya “can çekişen bir kurt” gibi hareket ettiğini belirten oyuncunun kambur duruşu, ağır paltosu ve nefes alış verişindeki hırıltı, karakterin sosyal hayattan, medeniyetten çok doğaya, dizi bağlamında Alplerin vahşi ruhuna ait olduğunu gösterir gibi. Bu yüzden o, suça ve suçluya baştan beri daha yakınken Ellie kademeli olarak yaklaşıyor.

**

Nietzsche’nin yukarıdaki son ara başlıkta geçen sözünü tamamlayan bir başka sözü daha var: “Oysa insanlar da ağaç gibidir. Ne kadar yükseğe ve aydınlığa çıkmak isterse, o kadar kuvvetle toprağın altına inmek ister kökleri, karanlığa, derinliğe — kötülüğe.”

Bu gezegendeki bunca zamanlık macerasının sonunda türümüzün esasen iyi mi kötü mü olduğuna karar verememiş olmamız, aynı şeyi anlattığı halde birbirinden farklı yüzlerce hikâyenin yazılmaya devam edeceğini gösteren ve epey de üzen bir durum.  Son sezonun son bölümünün son sahnelerine geldiğinizde, ormana dönen karaltıya dikkatli bakın, bunu doğrulayacak…

Ağaçlardan, karanlıktan, insanın kötülüğünden bahsedince ister istemez Nihat Genç’in Arkası Karanlık Ağaçlar öyküsü geliyor aklıma. İnsanlar, arkası karanlık ağaçlar. Güzel ve özgün olduğumuz kadar da dehşetli ve korkuncuz… Ve sanırım en iyi yanımız, ne kadar kanlı ve ürkütücü de olsa hikâyeler yaratıyor olmamız. Başka türlü ışığımızla da karanlığımızla da yüzleşip bu halimize ikna olacağımız yok çünkü.   

**

NOT: Bu yazıya başlarken kendime söz verdim: “Elin çocuğu neler yapıyor, bizde bu kadar zengin bir folklor varken neden ya bol çığlıklı cin hikâyeleri ya da aşırı hamasi tarihi hikâyelerle yetiniyoruz?” diyerek bitirmeyeceğim diye. Bitirmedim de… Ama aklımdan geçti, bilin yani…

*Başlıktaki sözün tamamı: “Mutluluktan başı dönen biri gibi durmuyorsun: düşmemek için dans etmek zorunda kalacaksın!”
Böyle Buyurdu Zerdüşt

Uyuduğum Hendek, De Kinettn wo i schlof, Wolfgang Ambros

Sabahın köründe gece gündüze yenik düştüğünde!
Ve ilk güneş ışığı son alacakaranlığı bastırdığında,
İşte o zaman uyanırım, uyuduğum o hendekte!
Yabancı işçiler gelmeye başlar, benimse toz olmam lazım,
Yoksa beni ihbar ederler!
Ben de dışarı sürünür ve üstümdeki kiri pası silkerim,
Elimden geldiğince!
Böyle kalkarım işte, uyuduğum o hendekte!
Böyle kalkarım…
On gündür ne tıraş oldum
Ne de yüzümü yıkadım!
Ve palto cebimde bir şişe romdan başka hiçbir şeyim yok!
Onu kahvaltı niyetine dikerim kafaya.
Sonra birinden bir sigara otlanırım,
Bir sigara, bir de bir Şilin!
Ve insanlar karşımdan gelirler,
Üzerime bir duvar gibi gelirler!
Sanki onlara doğru giden tek kişi benmişim gibi gelir bana!
Ama kendimi toplarım ve
Daha ilk adımda gözlerimi yumarım!
Çalışıp çalışmamamın zerre önemi yok,
Çünkü o sulu manastır çorbası için
Dua etmem de yeterli nasılsa.
Beni rahat bırakın, çünkü bugün
Benim hendeğimi toprakla kapatıyorlar…
Beni rahat bırakın.

 

1987, Ankara. Türk Dili ve Edebiyatı lisansı, Yeni Türk Edebiyatı yüksek lisansı... KalemKahveKlavye'nin kurucusu. Evli ve iki kedi babası...Bazı kitaplar yazdı: Kadran Kadraj (2015), Kaosun Kalbi (2020), Yeraltı Kütüphanesi (2020), Gecenin Kıyısından Gelen Suratsız ve Yaşlı Kuzgun: Edgar Allan Poe (2020)
Yorum 0

Cevapla

15 49.0138 8.38624 arrow 0 bullet 0 4000 1 0 horizontal https://kalemkahveklavye.com 300 4000 1