theme-sticky-logo-alt
img-alt
img-alt
img-alt
img-alt

Müren Balığının Şeytana İhaneti | Kerem Yükseloğlu

2 Temmuz 2013
Sıradanlaşmış bir farklılık, farklılık mıdır?”

Hayata yabancılaşmak üzere olan bir insanın günlüğü ne kadar sahici olabilir ki? Benimki de o denli yapmacık. Adımın, yaşımın, ne olduğumun, kim olduğumun, nereli olduğumun ve nasıl var olduğumun hiçbir önemi yok. Belli bir değer ve öneme sahip olan tek şey, az sonra üst kat komşumu öldürecek olmam. Belki daha sonra geçen gün kapısını çalıp bir kase tuz istediğimde bana yalan söyleyip geri gönderen Bulgar göçmeni komşuma da aynısını yapabilirim. Hızımı alamazsam kalbime inecek ufak bir bıçak darbesini de kendime çok görmem diye tahmin ediyorum. Dolaylı ve uzun konuşan insanlardan nefret ederler genellikle. Benden de o yüzden nefret ediyorlar sanırım. Hayatta kalan her insanın belirli sorunları var. Benim diğerlerine oranla biraz daha fazla. En büyük problemim ise iyimser tavrım. Minnet etme alışkanlığımın da bunun bir uzantısı olduğunu düşünüyorum. Çabuk dağılan zihnim yine başka sokaklara, başka kafelere oturmaya başladı. Beynimdeki nöronların bu şekilde başına buyruk davranması sebebiyle konsantrasyonumu sağlayıp başarıya ulaşamıyorum. Onların oturduğu her bir kafede farklı bir grup çalıyor. İnsan hangisini dinleyeceğini şaşırıyor. Hiçbiri bir Birsen Tezer değil. O yüzden seçim yapmak zor oluyor.

Bu gece… Bu gece
eminim ki onları bir kafede toplayacağım. Aynı kafede oturacaklar, aynı grubu
dinleyecekler ve sanatçılar sahneden inince ben alacağım mikrofonu –malum emri
vereceğim onlara! Neyse… Ah, şu içimdeki heyecanı bastırabilecek bir güç olmalı
dünyada! Ellerimin titremesini kesecek bir şey olmalı, viski ve likörden başka.
Üst kattan gelen tabak ve bardak sesleri harekete geçme zamanınım geldiğini
söyler nitelikteydi. Yavaş yavaş yerimden kalktım ben de. Kapıyı kapadım,
anahtarlarımı yanıma almadım. Bir planım yoktu ve o yüzden içimden ne
gerekiyorsa onu yapıyordum. Yine alışkanlıklarımın kölesiydim yani. Her zaman
olduğu gibi, son derece farklıydım. Sıradanlaşmış bir farklılık, farklılık
mıdır? Zili çaldım. Beni içeri davet etti.

Sıradanlaşmış bir farklılık, farklılık mıdır?” dedim ve masada
duran kül tablasına uzandım. Yediğim fıstığın kabuğunu içine attım. Televizyonda,
müren balıkları ile ilgili bir
belgesel vardı.

Yüz yirmiye yakın
türe sahip olan müren balıklarının boyları 12 santim 5 metreye kadar değişir. Türlerin
genelinin sahip olduğu özellik sıra sıra dizilmiş sivri dişleridir.
Gövdelerinin ön kısmı ve kafaları diğer kısımlarına göre daha geniştir. Kalın
ve küçük pullarla kaplı bir deriye sahiptirler. Türlerin bazıları donuk,
bazıları ise parlak renklere sahiptir. Donuk renge sahip olanlar genelde yeşil
ve kahverengimsi, diğerleri ise beyaz ve mavi ağırlıklıdır. Görünüş itibari ile
ürkütücü olmasına rağmen son derece ürkek ve saklanmayı seven bir türdür.
İnsanlardan korkar. Siz onun yuvasına temasta bulunmadığınız sürece dişlerini
kullanmaz. Tehlike anında ise oldukça güçlü ve tehlikelidir. Ayrıca gövdesinin
tam ortasından bıçak yemiş bir müren balığı yaklaşık dört saat boyunca hayatta
kalabilir.

Belgesel reklam
arasına girince gözümü televizyondan ayırıp komşuma bakmaya başladım. Parlak
saten bir gecelik giymişti. Göğüsleri dipdiriydi. Sigarasının külünü serpmek
için çok eğiliyor ve dekoltesi iyiden iyiye kendini belli ediyordu. Oturduğum
koltukta oturan ve bu manzarayı canlı canlı seyredip de nefsine hakim olabilen
bir erkek muhtemel bir şorolodur.

“Sence, Tanrı’nın
kanunlarına göre tecavüz mü daha
ağır bir suçtur cinayet mi?”

Bir süre düşündü ve
cevap verdi. Tecavüze uğrayan insanların sahip olduğu ruh halinden bahsetti ve
sık sık insanların ruh halinden anladığını söyledi. Cinayetin soğukkanlı bir
katil, tecavüzün ise donuk bir işkenceci olduğunu da ekledi her cümlesinin
sonuna. Cinayet büyük bir suçmuş ona göre. Tecavüz kadar olmasa da… Kararım
netleşti. Onu öldürmeyecek, tecavüz edecektim. Ceketimin sağ kolu ile gömleğim
arasına sıkıştırdığım bıçağı da bu amaçla kullandım. Ufak çaplı bir tehditten
sonra üzerindeki geceliği ve o dolgun göğüslerini kamufle eden sutyeni yırtıp
attım. Kısa bir süre dirense de kazanan ben oldum. Önce kanepede, daha sonra da
yatak odasında devam ettim. İşim bittikten sonra, üzerimi giydim. Bana, ne
yaptığımın ve amacın ne olduğunun farkında olduğunu söyledi. Tabi ki de
değildi… Gülüyordu. Tecavüze uğrayan bir insanın neden güldüğünü anlamamıştım. Daha
önce ölen insanların yüzünde, ufak bir tebessümün olduğunu duymuştum.  Tecavüz de onun gibiydi herhalde. İronik bir
durum… Hoş… Karşılıklı zevkin hakim olduğu bir durumda ağlamanın daha ironik
olacağı kesindi. Yaptıklarım beni tatmin etmemişti. Tuhaf bir durum daha vardı.
Evinden çıkarken polise gitmeyeceğini söyledi. Ya gitseydi? Yaralı bir kadını
susturmak, bir cesedi saklamaktan daha zordur. Şanslıydım. Güzel bir kadınla
sevişmiş ve bunu neredeyse sıfır zayiat ile atlatmıştım. Şimdilik. Öyle sanıyordum
daha doğrusu… Yanıldığımı söyledi ayrıca. Bulgar komşum çok iyi biriymiş. Bu
apartmanda cenneti hak edecek tek insanın o olduğunu söyledi. Tanıdığım en
aptal kadındı. Ama bana ilham veriyordu.
Zili çaldım. Gecenin
bu vaktinde niyetimin ne olduğunu sordu bana. Uyuduğunu ve beni içeri
alamayacağını tekrar edip durdu, ısrar ettim. Israrlarıma dayanamadı ve beni
davet etti. Yüzündeki ifade, ondan şeker istediğim ankinden daha nefret
doluydu. Konuşmamı söyledi. Alt tarafı bir kase kara biber… Tartışmanın
yersiz olduğunu söyledim. Ona ettiğim küfürlerden dolayı özür dileyeceğimi
söyledim. Anlayışla karşılamasından korktum. Eğer ki anlayışla karşılasaydı,
onu öldürmek için bir sebebim olmayacaktı. Tabi ki de önemsemedi! Önemli
olmadığını söyledi ve mümkünse bir daha beni rahatsız etme diye de uyardı!
Kalktım. Kapıya doğru yürüdüm. O da peşimden geldi ve sebebi nezaket değil, ben
çıktıktan sonra kapısını kilitlemekti!
“Bir kase pul biber
alabilir miyim? Kırmızı,” dedim ve üst komşuma tecavüz ederken sağ kolumdan sol
koluma taşıdığım bıçağı çıkarıp tek bir hamle ile karnına sapladım. Yere
yığıldı ve oracıkta öldü. Sabah olmuştu. Onu o halde bırakıp evime döndüm. Karnım
acıkmıştı. Evde ekmek kalmadığı için tost ekmeklerini yağsız tavada kızarttım. Yanına
da biraz domates, biraz salatalık ve biraz peynir çıkardım. Çay demlemeye
üşendiğim için dolapta sakladığım portakal suyunu çıkardım. Sağlıklı bir
kahvaltıdan sonra ufak bir şekerlemeyi hak ettim. Rüyamda kırmızı duvarlı bir
odanın içinde, tek başıma oturuyordum. Tam karşımda bir ayna vardı. Aynadaki
yansımam ise bana şeytandan bahsediyordu. Şeytanla yaptığım anlaşmadan,
koşulsuz itaat sözümden… Koşulsuz itaat sözü verdiğim şeytana dün gece ihanet
etmiştim. Etmişim daha doğrusu, aynadaki adam öyle diyordu. Bir kadın
tarafından kandırılmışım… Bunu doğal karşıladım. Erkeklerin çok sık yaptığı bir
aktiviteydi. Önce oturduğum sandalye, sonra ayna ve en son da ben yok oldum. Uyandığımda
karnımın tam ortasında ince ince giren bir ağrı hissettim. Elime
önce bir ıslaklık daha sonra da bir soğukluk geldi. Demir gibi… Kalp atışlarım
yavaşlamıştı. Gözlerimi araladım… Kırmızı tutacaklı bir kılıç, karnımın tam
ortasında duruyordu. Üzerinde uyuya kaldığım kanepen kan içindeydi, yerler kan
gölüne dönmüştü.  
Rüyamdaki adam
haklıydı. Şeytan kandırılmaktan nefret ediyordu. Bana verdiği emirleri nefsime
uyup yerine getirmemiştim. Bu adiceydi ve o kadın son derece zekiydi. Bunun en
büyük kanıtı apartmanın önüne park eden polis arabası ve Bulgar komşumun evine
giren polislerdi. Yaklaşık on dakika sonra polisler zilimi çaldı, kalkıp açacak
güce sahip değildim. Birkaç kere uyardıktan sonra kapıyı kırarak içeri
girdiler. Benim bu halimi görünce afalladılar, katil sandıkları adam faili
meçhul bir cinayete kurban gitmişti. Hala hayattaydım ama ruhum yavaş yavaş
bedenimden ayrılıyordu. Birinci tekil şahıs gözüyle baktığım dünyaya tanrısal
açıdan bakmaya başlıyordum yavaş yavaş. Üst kat komşum olayları kapı
aralığından seyrediyordu. Göz göze geldik. Kaybettiğim onca kana rağmen hayatta
kalmak oldukça tuhaftı. Ama o bunu garipsemedi.
Gövdesinin tam ortasından bıçak yemiş bir müren balığı yaklaşık dört saat boyunca
hayatta kalabilir.
92 İstanbul doğumlu. Varsa yoksa sinema… Tim Burton’ın Türkiye şubesi hayali varoluşunda yer alıyor desek yeridir. Bunun yanında düzenli ilişkisinde kuma görevi gören Edgar Allan Poe sevgisi, öykülerinde de kendini göstermektedir. Kendi yazıp, eşe dosta okuttuğu öyküleri 2013 yılında Kalem Kahve Klavye ile kamuya açıldı. Yıldız Tilbe’nin unutamadığı aşklarını şarkılarına yansıttığı gibi; zaman, ölüm ve varoluşla ilgili sorunlarına film ve öykülerinde yer vermektedir. Kısaca özetlemek gerekirse, Flört sever, Fenerbahçe’li güzel bir adamdır. Bunları da alırsak ortada Kerem namına hiçbir şey kalmaz.Not: “Ozan Kotra’ya çok benziyorsun,” duyduğu en iyi iltifat.
Yorum 1
  • 30 Ekim 2013 13:22

    Ilginc bir deneme, muren baliklari hakkinda da bilgi edindim! hikayenin kahramaninin yasamin icine girmesi lazim, yalnizlik iyi bir dost degil her zaman,,,Insanoglu sosyal bir hayvan, sosyalligini yitirdigi an problemleri basliyor,,,

Cevapla

15 49.0138 8.38624 arrow 0 bullet 0 4000 1 0 horizontal https://kalemkahveklavye.com 300 4000 1