Sert Kahve | Edebiyat
Kabullenmeler başlamamışken, beklentiler düşmemişken; hayallerden tavizler vermeden mutlu olma çabası hala geçerliyken, mutlu olma gibi bir çaba söz konusuyken, aklım çıkardı “Bu kış da bitecek” diye… İnsanlar işlerine gidemeyeceklerinden, yollarda yürüyemeyeceklerinden, artık huzurun kendisi olmuş rutin akışları bozulacağından sevmezlerdi kışı, yağmuru… Benimse hayatım henüz adrenalinin kendisi olmamıştı; henüz, her an bir yerlere geç kalmışım, bir…
Güney’de, Alanya adındaki şehrin Mahmutlar adında bir kasabası vardır. Binlercesinin yaz tatillerinde geldiği bu kasabanın, çok az insan kışını sevebilmiştir. Kasabanın sokaklarından denize doğru yürüdüğünüzde karşınıza bir tümsek ve karayolu çıkar. Tümseğe çıkıp yolu geçince Akdeniz’le karşılaşırsınız. Bunu mümkünse gece yapınız. Işığın dünyadan, insanın sokaklardan, seslerin kulaklardan çekildiği saatlerde, kumların üstünde patlayan dalgaların varoluşsal gümbürtüsünü…
Avuç içlerime baktığımda kazandığım şaşkınlıkla boy ölçüşemez hiçbir hayret makamı. Tetikte kalıp mantıktan taviz vermemek için girdiğim kahve kafasıyla yarışamaz hiçbir alkol kafası. Bu seninle yaptığım bir tür av ile avcı kavgası; mesafe kapandığı anda açılan bir kedi-fare oyunu. Vermiş gibi göründüğüm tüm tavizler bana haz veren duygulara dönüşüyor. Döşüme oturan o demir lokma; içimde…
                          Başkası olsam oturur kendime sorardım: “Kendini nasıl tekrarladığını görmüyor musun?” diye. Kendimken soramıyorum; sebebini biliyorum diye. Sebebini biliyorum senelerdir yazdığım kelimelerin, cümlelerin neden hep aynı tekerrürde istikrar kazandığını. Kırmaya çalıştığım saydam çemberin ne olduğunu da biliyorum, zaman saplantımın kaynağını da… Bitmiş iki…
Çok bekledim dudağıma sürülecek bir kaşık balı. Çok bekledim sessiz sakin oturulacak tanıdık bir tahta masayı… Ahkam keseceğim yeni bir şey yok;  yeni anladığım hiçbir şey yok. Anladığım hiçbir şey… Çok bekleyince, önce büyüyor sancı. Sızı yayılıyor, avuçta kımıldayan cıva gibi; bazen bölünse de birleşiyor bir yerde. Evet, beklemenin bir acısı var ve hızla büyüyor…
Yaptığımız her şey ölüm gerçeğine direnmek için… Bunca ölüm, bunca hayat, bunca ideal, bunca para, plan ve boş veriş; bunca sanat ve kültür… Öleceğimiz an için güçlü bir teselli yaratıyoruz ki gece yataklarımıza girdiğimizde, “Ne olacak benim sonum” kaygısını biraz olsun rahatlatalım… Hiçbir şey bitmeyecek; her şeyin bitişi bire bir kendi bitişimize bağlı… Her şey…
Fotoğraf 2005’te geçebilir; konumuz 2011…                 Olayları, öncesinde ya da anında değil de sonrasında düşünmek gerekiyor. Yeni yıllarda büsbütün sevinç dolmamakla birlikte “Kendiniz yıl, ay diyorsunuz, kendiniz giriyorsunuz” diyen artistlerden de değilim. Ev dışı eğlencelerini sevmem, oturur konuşur, dinler, gecenin sonuna da kendi içime çekilirim.                 Dün az çok…
   Bazılarının psikolojisi açık alanlar ister. Ben çocukluk karabasanlarımdan beri dar alanlarda rahatım. Hiçbir geniş yatak, tek kişilik kanepe kadar huzurlu uykular veremez. Hiçbir kanepe, duvar köşesinde sıkışmış sandalye kadar güvende değildir. Hiçbir güneşli an, yağmur ve rüzgarın işbirliği kadar diri hissettirmez. Gerçekten mutlu olduğumuz anlarda yaşadığımızı hissetmek zordur çünkü. Mutluluk ölümü, mutsuzluk yaşamı hatırlatır.…
   Evren daire biçiminde, gezegenler yuvarlaktır. Yörünge elips şeklinde, hareketler sınırlıdır. Günler ve mevsimler başladığı yere döner. Yıllar  sayıca artar fakat hayatlar başladığı gibi biter. Tüm varlıklar sürü  halinde gezer fakat herkes önündekinin ayak izini çiğner. Sayısız varlık gelir geçer, kalan iz tek kişiliktir.          İnsan insanı, hayatının küçük parçalarıyla yargılar fakat parçalar bütününden kesilemez.…