fbpx
Sert Kahve | Edebiyat
KalemKahveKlavye’de “Kentler ve Müzik” serisi gibi müzik yazıları kaleme alan Özgür Atmaca‘dan yeni bir seri: Sorular. İlk bölümünü okumakta olduğunuz serinin diğer yazılarına BURADAN ulaşabileceksiniz. … Nasıl bir sessizlik haliyse artık bitsin istiyor insan… En saçma haliyle gelsin tüm onanmamış fikirler… Hiçbir şey yapmadığımız boşluklar ve tüm inandırıcılığıyla karşımızda duran an. Kendini sorgulamaktan usanıp sürekli…
Ömer Doğan Sakarya’ya… Dün az kalsın yönetime el koyuyordum baba Sen hastanede uzanmışken 1948 model kalbinle biraz kızıl yatağına Bir gelincik tarlası gibi açıldı gözlerin hayat dizisinin yeni sezonuna Dün sabun çiğnedim baba Demli çayhanelerle sınandım Rutubetli kayıklarla Sanki hiç fatura ödemedim Sanki hiç bisiklete binmedim Sanki hiç kıra gitmedim Sanki hiç pişti yapmadım gibi…
“Söğüt ağacının altında kalbi kırılmışlar oturur. Çünkü söğüt ağacı salkım salkım yere uzanan dallarıyla, bir ardıca göre ince ama heybetli gövdesiyle, tatlı yeşil yapraklarıyla kalbi kırılmışları tedavi eder. Çıkardığı iç gıdıklayan hışırtı ile huzur, metrelerce derine saldığı kökleriyle güven verir. Gözlerini kapattığında dünyanın neresinde olduğunu ve hatta hangi zamanda olduğunu bile unutuverir insan. Zihninin içine…
Adını koyamadığımız, cümlelere sığdıramadığımız, karın boşluğumuzda genleşmeye başlayan mutluluğun bedenimizi sardığını hissettiğimiz anlar vardır. Susmak gerek. Onu anlatacak kelimeler anı rendeleyerek parçalara ayırır. Bu yüzden yakaladığımız o taze bütünlük hissini tutamayız. Bir bardak suyu ellerimizle kavramaya çalışmak olur bu. Sessizliği hazmetmeliyiz. Bırakmalıyız, akıp gitmeli zaman. Zaten o yüreğimize dolup dolup taşan hissin büyük bir bölümü…
“Anlat. Bir kere daha seni dinliyorum…” dedi ve arkasına yaslandı doktor. Doktorun yaşını asla tahmin edemezdi; gözlüklerini takmadan başka, gözlüklü başka, kalem kâğıdı eline almadan başka, yazarken başka, susarken başka, konuşurken ise ürkütücüydü… parçalara bölünerek ölen insanlar tek bir vücutta birleşmişti sanki. Bu yüzden de yaşı birden fazla insandı. Birçok kez anlatmıştı, her defasında söylemediği…
Şiirle ve ilaçlarla unutmaya çalışıyorum, tarihimin en tuhaf çarpışmasını, çünkü ben tekliği yaşadım. Korkunçtu, harikaydı, aşktı, şuydu buydu, bu çıldırmış uçakların eve dönüşü gibiydi. Sonra rahatladım. Orada bir hastane koğuşunda, benle sürekli güreşen nevresim takımlarının ve yorganların arasında, ruhun yapıldığı maddeye gömüldüm. Sonra çiçekle silah aynı anda beynime kiracı çıktı. Gerçek bulandı. Kendimi kendimden korudum.…
Başımı senden tarafa çevirmek istiyordum. Kendimi ne kadar zorlasam da bir türlü başaramıyordum bunu. Oysa yirmi dokuz yıldır başımı sağa ya da sola çevirmek istediğimde boyun kaslarım asla emrime itaatsizlik etmezdi. Belki sadece boynum tutulmuştur. İkimiz de deli yatarız, biliyorsun. Bu yüzden ayrı yastıklarda yatmak gayet iyi bir fikirdi. Sert yastığı kimin alacağı konusu açılmadı…
Uzun dudaklar gibi kan rengi bir şarkı iner mahallenin kıvrımlarından, bir Mersin güneşi Yaktığın her kelime bir fotoğraf gibi çakılır gök pencerelerine, kırılır anlam Bir zehri kusar yüzüne karanlık bıyıklar, pavyonlar yanarken Uzanır ellerine mikrofonlar ve alkışlar ve sarı çığlıklar Saçların çok geniş günahları örter, bir sabahın anlamsızlığını örter Gidersin sonra yine gidersin Peşinden gelir…
Oturduğum ortopedik koltuktan baktığım tiyatro sahnesinde, bir tırın konteynerine sıkıştırılmış bir sürü mal görüyordum. Bu mallardan bazıları canlıydı. Size, bana benziyorlardı. Basbayağı insandı bunlar. Oturduğum koltuk Ortadoğu’daydı. İzmir Devlet Tiyatrosu’nda, Hüseyin Alp Tahmaz’ın yazdığı, Volkan Özgömeç’in yönettiği “Nereye” adlı oyun için ayırtılmış bir koltuk… Asya’dan Avrupa’ya doğru uzanan bir yemek borusunun üzerinde… Bundan üç yıl…