Sert Kahve | Edebiyat
Biraz konuşalım. Bu cool girişe rağmen aslında sadece ben yazacağım, sen de okuyacaksın. Ama cümlelerim, içinde bir yerlerde soru işaretlerinden en az iki halkalı bir zincir yarattığında, yine konuşmuş sayılacağız. Bu blogda yazdıklarım benden bir şeyler taşımalarına rağmen, pek çoğu bu yazı kadar “kişisel”  değil. Evet, bu kişisel bir yazı olacak çünkü içimi dökmeye ihtiyacım…
4k/Elfaz dergisinin “Sıkıntı” konseptli ilk sayısında yayınlanmıştır. Bir evin iki kapısından biri açık, biri kapalı olsa. Biri girse, açarak kapalısından; Öbürü, açığını kapatıp çıksa. Ne anlam çıkarırsınız bundan?  (Özdemir ASAF) Görsel: Gökçe Uzgören Ölüm bilinci ikiye ayrılır, hiç ölmeyecek gibi yaşayanlar, her an ölecek gibi yaşayanlar. Ölmeyecek olsaydın neler değişirdi hayatında? Ölümün olmadığı bir hayatta,…
Ben bu gürültülerin, düzenli ve düzensiz ritimlerin altındaki ağlatan etkiyi hissettiğimden beri içimde kürtajın yasaklandığı ülkedeki rahimlere yanlışlıkla yerleştirilmiş bebekler gibi büyüyen bir tedirginlik var. Yalnızlığı anlatan her şeyde olduğu gibi kimseye hitap etmiyor yazdıklarım, yalnızlıklı yazılar birine hitap ettiği an yalnızlığı incitmiş oluruz, bilmiyorlar. Yalnızlıktan şikayet edenlerle yolumu ayırdım, üzerinden beş kış geçti, altıncısına…
Biraz nefes alabilseydim aranızda, her şey çok farklı olabilirdi. İnsan derisine hassas bu burun, kendi derimden bile rahatsızken çoğu zaman, nasıl girip gezerdim aranızda? Kalabalıklarınızda, topluluklarınızda, toplantılarınızda? Hem ait, hem sahip nasıl olabilirdim? Nasıl içim gidiyor bilseniz, nasıl içim akıyor kendimi birileriyle bir arada hissedebilmek için. Saf dışı bırakıldığım her yere, asla atılmayacak ciğeri kasap…
Biz bu toprakları, Ankara’yı, Yozgat’ı, tüm Anadolu’yu çoğu zaman bilmediğimiz şeyler için severiz. İktidarlar, hükümetler, politikacılar toprağımızdan nefret eder hale gelmemiz için ellerinden geleni yaparlar. Bazen ederiz de…  Ama sonra bir şey olur; bir şey görür,okur, duyar ya da dinleriz. Bazen bir rakı masasında, bazen bir uzun yolculukta veya radyoda… Bilmediğimiz bir şey bize bu toprakları…
Hikayesi olmayan uykusuzluk, hikayesi olana göre anlamsızdır. Çocukken, günlerimin yatağa girmemle bitmediği çok gecem oldu. Uykumun gelmediği çoğu gece yarısı, cızırdayan radyo eşliğinde odamın geniş camlarına vuran yağmurları izlediğim, uykusuzluğuma değil can sıkıntıma yenildiğim için yavaş yavaş uyuduğum zamanlar. Can sıkıntısının getirdiği alışkanlıklar tutkuya döndüğünde gerçek uykusuzluklar sizi bulmaya başlar. Beni bulduğu zamanlardan hatırladığım sabah…
Arkamda kimsenin gücü yok. Bu hep böyleydi. Sırtında on parmaklık desteğin, omzunda bir avuçluk güvenin yokluğuyla yaşayanlardanım ben. Bu benim tercihim değil… Tercihler, sosyal varlık olduğunu sanan insanın ilk ütopyasıdır. Yalanlardan konuşacaksak, tercih; en büyük yalandır. Eskiden gözüyle görmediği şeylere inanan insanlara küfrederdim.  Hayat, insanı küfrettiği şeylere dönüştürüyor. Şimdi ben görmediklerime inanıyor muyum bilmiyorum ama…
      (4k-Dergi ‘nin İlk Sayısının Giriş Yazısıdır)     Bazı geceler beyazlayan saçlarım var, bazı geceler kararan bakışlarım. Biliyor musun, bazen yazmak da yetersizdi, kelimelerle çizilmiş resimler arzuladım. Ama düğmeleri açık kalmıştı ünlem işaretlerinin, sonra infilak etti noktalarım. Şimdi yine yazıyorum ama nihayeti yok ki hitaplarımın. Harflere anlamlar vermek isterken tüm anlamlar aradaki…
Bitmeyecek bir şeye başlamak yalnızca kelimelerin gücüyle mümkün. Hep bittiği yerde bırakıp, yeniden başlayacak olana kadar yaklaşmamak… Bu şiir de öyle; akla gelir, yazılır, sonuna eklenir… Hep sıfırdan başlanır sanılır…   ** bilirsin, her şeyin üst üste gelmesi mekanizması gereğidir evrenin. çünkü en serserilerimiz önce adam olur, en anarşistlerimiz önce evlenir ve önce düşer en…