Sert Kahve | Edebiyat
Siz yalınızı Boğaz’dan seçe durun Onların helası bile manzaralı, sokaklarda Bakın bir çingene asmış boynuna bebeğini Sizden daha iyi bakar çocuğuna Annesini daha çok sever yavrusu Sizin şımarık çocuklarınıza kıyasla Her birey muhtaçtır diğerine burada Komşusuz yapılmaz Çingeneler Sokağı’nda Biri bir zâdeyi mi çarptı Robin Hood misali paylaşır hemen akranlarıyla Kahraman yüreği var onlarda Hiç…
Derler ki: Yedinci gün Tanrı dinlenmeye çekilmiş. Bahçesindeki kuğulara bakarken -muhtemelen hamakta- uykuya dalıp gitmiş. Rüyasında dünyayı görmüş. Güneşin etrafında raks ederken gördüğü bu yuvarlağı yarattım mı yaratmadım mı sorusunu uyur uyanık kendine sormuş. Deneb‘in altında uyuyorum. O öyle bir yıldız ki parlak gölgesiyle sarıyor rüyalarımı. Her gece yeniden aşık oluyorum. Kuğunun narin boynunu şanslı insanlara bırakıyorum. Yetinirim…
Anlamsızca sokaktan sokağa girdim ve insanlara bakmadım, ne zaman ki anlamlı bir hareket, anlamlı bir seçim yaptığımı düşündüm, işte o zaman başıma kötü bir şey geldi.  “Buraya seni neden getirdim biliyor musun? Haydi canım, soru mu bu da? Tabii ki bilmiyorsun, ya da sezmişsindir belki. Gerçi seni buraya kadar getirebilmek bile benim için bir başarı.…
Söyle, nasıl vuruldu dağlarım sırt sırta. İnsan… Su kadar şeffaf ol bana, Su kadar temiz… JasondeCairesTaylor-Silent Evolution İnsan… Ayıkla taşı ömrümden. El et, derman ver… “Koştum da yorulmadım” de bana… Söyle, yok hakikatin bir köşesi… İnsan… Koş yetiş an’ıma, An ki ziyan… İki günü bir ölüler var koynumda… Söyle, bir duvardı hayat, ördüğüm an be…
Lütfü Ağabey de umut torbası gibi adamdır. Ağzında bir “Düzelecek” lafı, bir de kısa Maltepe eksik olmaz. “Memleket düzelecek yormayın kafanızı. Beşiktaş düzelecek çocuklar. İşler düzelecek be loçkam!*” “Sanki dünyadaki bütün çay ocakları kapalı Ve göklerden tepelere inen bir sokak Ya da bir akarsuyum ben…” – Edip Cansever Uçuyordu adeta Selim. Sağ açıkta oynardı. Topu aldığı…
İki ucunu yapıştırdığım her şey kırık hâlâ Neva… Sesimi duysan tanımazsın… İçimde bir yabancı öteler durur sesimi… Sesimi duysan güz… Dokunsan her yerim iz… Tanrının imlediği bir köşe başıyım sanki Neva… Soracak olsan miladlar anlatacağım sana… Soracak olsan savaşlar…zehirler…taht kavgaları… Taşlar dökeceğim sorsan yüzümden… Kum tüküreceğim her yere… İki ucunu yapıştırdığım her şey kırık hâlâ Neva……
Yanmaya başlar önce İlk tutuştuğu yerlerinden Soğuk girmiş hep boş bıraktığı cümlelerinden Kırılmış hep Kanatlarını uzattığı kimselerden Dökük camları Kime açtıysa pencerelerini İlk o incitmiş kalbini Odacıklarını onsuz düşünemediği İlk doğurduğu, ilk can verdiği Çiçek gibi alnında taşıdığı Odur, en çok suladığı Yine ölmeden o terk etmiş onu
“Ergen” kelimesinin küfür olarak kullanıldığı günlerdi. Olgunluğun popüler olduğu aşikardı ama okuma yazmayı öğrenen her insanın bu rolü üstlenmesi tek düze bir hayat çıkarmıştı ortaya. Bundan sıkılıyordum o zamanlar. Çocukluğun hoyratça dışlanmasını yaşamıştık zaten ve sıranın ergenliğe gelmiş olması bir sonraki zaman diliminde olgunluğun bize yetmeyeceğini gösteriyordu sanki. Bundan elli yıl sonra herkesin kendini yetmiş…
Her “rüya” kelimesi geçtiğinde Freud‘un ruhunu çağırmak gerekmez. Ruhu gelmez. Gelse de bir şey değiştirmez. Bir rüya bazen sadece bir rüyadır. Yağmurun sürekli yağmasından şikayetçiydi kadın. Almanya’dan şikayetçiydi. Aşklarından, aşklarının karşılıksız olmasından, bu karşılıksızlığın hoyratça yüzüne vurulmasından şikayetçiydi. Bu kadar çok şikayet ettiği için kendinden şikayetçiydi. Kendinden şikayetçi olduğu için yaşadığı çaresizlik duygusundan şikayetçiydi. Çaresizlik…