Fatih Dağdelen
Adını koyamadığımız, cümlelere sığdıramadığımız, karın boşluğumuzda genleşmeye başlayan mutluluğun bedenimizi sardığını hissettiğimiz anlar vardır. Susmak gerek. Onu anlatacak kelimeler anı rendeleyerek parçalara ayırır. Bu yüzden yakaladığımız o taze bütünlük hissini tutamayız. Bir bardak suyu ellerimizle kavramaya çalışmak olur bu. Sessizliği hazmetmeliyiz. Bırakmalıyız, akıp gitmeli zaman. Zaten o yüreğimize dolup dolup taşan hissin büyük bir bölümü…
Başımı senden tarafa çevirmek istiyordum. Kendimi ne kadar zorlasam da bir türlü başaramıyordum bunu. Oysa yirmi dokuz yıldır başımı sağa ya da sola çevirmek istediğimde boyun kaslarım asla emrime itaatsizlik etmezdi. Belki sadece boynum tutulmuştur. İkimiz de deli yatarız, biliyorsun. Bu yüzden ayrı yastıklarda yatmak gayet iyi bir fikirdi. Sert yastığı kimin alacağı konusu açılmadı…
Oturduğum ortopedik koltuktan baktığım tiyatro sahnesinde, bir tırın konteynerine sıkıştırılmış bir sürü mal görüyordum. Bu mallardan bazıları canlıydı. Size, bana benziyorlardı. Basbayağı insandı bunlar. Oturduğum koltuk Ortadoğu’daydı. İzmir Devlet Tiyatrosu’nda, Hüseyin Alp Tahmaz’ın yazdığı, Volkan Özgömeç’in yönettiği “Nereye” adlı oyun için ayırtılmış bir koltuk… Asya’dan Avrupa’ya doğru uzanan bir yemek borusunun üzerinde… Bundan üç yıl…
Bir adım daha atacak gücüm kalmadı. Ulaştırmam gereken şu “çok gizli” mektubu yırtıp atmak geliyor içimden. Yamaca kadar güçlükle geldim fakat tepeyi aşamayacağım. İnce, kuru bir ağacın gövdesine sırtımı dayayıp oturdum. Ağaç ağırlığımı kaldırabilecek gibi değil. Kar fırtınası kurt uluması dehşetiyle korkumu büsbütün körüklüyor. Pes etmemeliyim, uyuşmamalıyım burada, inatlaşmalıyım soğukla. İnce, küçük bir sürü kar…